Slideshow image
 

Homepage » Abant Meetings » 18th Abant Meeting
18. Abant Tebliğleri
A | A     Printer
24-02-2009

Hepimizde öteden beri var olan, güneydeki kardeşlerimizle buluşma arzusu bugüne kadar aklın engellerine takıldı. Bugün, aklımızı en büyük hazinemiz olan o sahici duyguların hizmetine verdiğimiz için bu toplantı mümkün olabiliyor. Ne muhteşem bir terkip. Bu toplantı kuzeyle güneyi ayıran sınırın yüreklerde yer etmediğini göstermesi bakımından ayrıca değerli. Dilerim bu buluşma bölünmüş hayatlarımızı onarmak için bir fırsat olur. Sizlere konuşmamda o incinen duyguların iklimini anlatmaya gayret edeceğim. Hatırladığım ve buradaki pek çok kişinin hikayesinde tanıdık olan insanın bir ve aynı olduğunu. 24.02.2009

ASO KERİM   
DİL, KİMLİK, KÜLTÜR: ORTAK DEĞERLER
M. Fethullah Gülen
Sınırın Ötesindekiler ve Berisindekiler
Abant Platformu
Tebliğ Metni:Ali Bulaç
ORTADOĞU'NUN GELECEK PERSPEKTİFİ: YA ÇATIŞMA, YA UZLAŞMA
Birlikte Yaşama İradesi:
Diyarbakır Ticaret Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu
Abant Platformu'nun bu toplantısı Ortadoğu'nun başta bu bölgede yaşayanlar
KUZEY IRAK
 

 
ASO KERİM » Sayfa Başı
 
Saygı değer ve değerli misafirler. Hepinizi saygıyla selamlıyorum, Kürdistan'a hoş geldiniz. Sizi gördüğüm için çok mutluyum. Barışı ve geleceği birlikte aramak adlı toplantının Türkiye, Kürdistan ve Irak başta olmak üzere tüm bölge için hayırlara ve güzelliklere vesile olmasını temenni ediyorum. Sayın davetliler Burkuyani Araştırma ve Yayın Kurumu, Selahattin Üniversitesi olarak Abant Platformundaki kardeşlerimizle beraber uzun süredir gerçekleştirmek istediğimiz bu görüşmeyi gerçekleştirmeyi bu amaca konukluk etmeyi muhtevası bu çok önemli görüşme için hazırlık yapmayı bir görev olarak bildik. Türkiye ve Irak Kürdistan'ı olarak her iki tarafın katıldığı bu Kültürel faaliyeti gerçekleştiren taraflardan biri olmaktan onur duyuyoruz. Ki bu çerçevede diyalog masasında eşit düzeyde karşılıklı saygı ve birbirini kabul etmek temelinde dostça ve özgür bir şekilde diyalog kurma fırsatımız var. Şunu hatırlatmakta da zaruret var ki daha önce her iki taraf arasında temas, ziyaret ve ilişki olmadığı ya da bu alanda ortak hiçbir çalışma veya faaliyet yapılmadığı düşünülmemelidir. Ancak Erbil'de bugün yapılacak ve iki gün devam edecek olan bu görüşme için Abant Platformu Selahattin Üniversitesi ve Mukruyani Kurumu tarafından geniş bir program planı yapıldı. Bu adım Türkiye ve Kürdistan bölgesi toplumları arasındaki ilişkiler için çok önemli bir adımdır. Çünkü bu iki taraf ilk defa böyle bir platformda toplanıyor. Bu görüşmede amaç ve niyet birbirine daha fazla aşina olmak iki taraf arasındaki anlaşılmayan tarafları anlaşılır hale getirmek ve ortak noktaları daha da ileri bir düzeye ulaştırmaktır. Birbirine saygı duymak, endişeleri gidermek için uygun bir zemin hazırlama sürecine katılmak, dostça ve komşuluk temeline uygun bir ilişkinin kurulması ve dahası gelecekte iki kollu ve çok kollu ilişkilerin kurulması konusunda yardımlaşma diğer amaçlarımızdandır. Konuşmamın sonunda başta Kürdistan Bölgesi Başbakanı Sayın Neçirvan Barzani olmak üzere bu görüşmenin düzenlenmesi için yardım eden ve kolaylık sağlayan bütün taraflara teşekkür ederim. Ve yine burada Kürdistan Tv, Zagros Tv, Kore Telekom, Atlas Şirketi, Falkon Grubu ve Empire şirketleri grubunun her birine sivil işler konusunda verdikleri destekten dolayı teşekkür ederim. Allah Kürdistan'da örneklerini artırsın. Son olarak, bir defa daha sizlere hoş geldiniz diyorum. İki gün daha devam edecek dostane ve sıcak platform'da iyi tavsiye ve güzel sonuçların çıkmasını umut ediyoruz. Eğer bir eksiğimiz, kusurumuz olursa şimdiden özür diliyoruz. Toplantının devamı Hanrud otelinde devam etmesi bekleniyordu ancak burada gerçekleştirmeyi uygun bulduk. Teşekkür ediyorum.
 
DİL, KİMLİK, KÜLTÜR: ORTAK DEĞERLER » Sayfa Başı
 
Hepinizi selamlıyorum. Bugün burada, bir arada bulunmamızın özel bir anlamı var. Kürt meselesi pek çok yerde, uluslararası toplantıda konuşuldu, konuşuluyor. Ama burada, Erbil'de, kuzeyli ve güneyli Kürtlerin, Türklerle Kürtlerin konuşması bu toplantıyı benzerlerinden farklı kılıyor. Ortadoğu'dan söz edildiğinde ya saf akıl, yahut saf duygular siyaseti belirler. Bu coğrafyada aklın duygulara eşlik ettiği ne yazık ki pek nadirdir. Bugün burada akıl ve duyguların bir araya getirdiği kimseler olarak bulunuyoruz. Ne kardeşlik hissimiz eksik, ne de yaşadığımız coğrafyada bir barış kurmanın araçlarını doğru kavrayışımız.

Hepimizde öteden beri var olan, güneydeki kardeşlerimizle buluşma arzusu bugüne kadar aklın engellerine takıldı. Bugün, aklımızı en büyük hazinemiz olan o sahici duyguların hizmetine verdiğimiz için bu toplantı mümkün olabiliyor. Ne muhteşem bir terkip.
Bu toplantı kuzeyle güneyi ayıran sınırın yüreklerde yer etmediğini göstermesi bakımından ayrıca değerli. Dilerim bu buluşma bölünmüş hayatlarımızı onarmak için bir fırsat olur. Sizlere konuşmamda o incinen duyguların iklimini anlatmaya gayret edeceğim. Hatırladığım ve buradaki pek çok kişinin hikayesinde tanıdık olan insanın bir ve aynı olduğunu.
Ve peşinden gitmemiz gereken asıl hazinenin o derin ‘biz duygusu' olduğunu. Bazı adlar siz farkında olmasanız da hayatınıza eşlik eder. Kerkük onlardan biri. Türkiye'de yaşayan hemen herkesin gitmese de duygusal bir bağla bağlı olduğu şehirdir Kerkük. Türkiye'de yaşayan Kürtler açısından ise duygusal bağla bağlı olunan ad Barzani adıdır. Farkında olsun olmasın Türkiyeli Kürtlerin hayatına Barzani adı, imgesi bir manevi merkez olarak eşlik eder. Yetmişli yılların başında dedemin ve köydeki yaşlıların kaçak radyo istasyonlarından gizlice dinledikleri haberlerde Molla Mustafa Barzani'den söz edilir, mücadelesi anlatılırdı. Belki KDP bir ad olarak bilinmiyordu ama yetmişlerin o karanlık, Kürtler için zor olan günlerinde Barzani adı sanki hala can vermemiş olan bir vücudun yaşayan kalbini temsil ediyordu. Uzak, dağların ardındaki bir ülkede birileri kendilerine Kürt diyor ve kimliklerinin mücadelesini veriyorlardı. Dedemin ve köydeki yaşlıların adını koymasalar da uzaktan uzağa Kürtlüklerinden gizli bir gurur duyduklarını hissederdim. Sonra aynı radyo istasyonundan Ayşe Şan'ın türküleri başlar ve bütün yaşlılar, elektriği olmayan köyümüzde, yıldızların aydınlattığı gecelerde uzaktaki Kürt kardeşlerine gizli bir yakınlık hisseder ve onlarla akraba olmanın gururunu yaşarlardı. Tıpkı dinledikleri radyo istasyonu gibi duyguları da onlarda bir kaçaklık hissi yaratıyordu. Türkiye'de yaşayan Kürtler için çoğunlukla böyleydi. Kendi varlıklarını yok sayan bir ülkede yaşamayı katlanılır kılıyordu Molla Mustafa'nın Kürtlük mücadelesi. Evet kendileri belki kimliklerini koruyacak bir şey yapamıyorlardı ama, bir tür manevi kıble hayatlarını katlanılır kılıyordu. Kürt kimliğinin kurulmasında ve korunmasında o kaçak istasyonlardan duyulan haberlerin ve müziklerin ne kadar etkili olduğunu çoğu Kürt yaşamıştır, bilir.
O yıllarda Kürt kimliği varla yok arası, yaralı muhayyel bir bedenin haritasında yaşamak anlamına geliyordu. Kuzeyle güneyi ayıran sınır onların bedeni üzerine çizilmişti sanki. Aralarına çekilen sınır var olan bünyeyi bozmuş, kan akışını durdurmuştu.
Belki de bu yüzden hepimiz kaçakçılık hikayeleriyle büyüdük. Sınırın öte yakasında kalan akrabaların, kardeşlerin bizim hikayemizin bir parçası olduğunu bilerek. En güzel kumaşlar, en güzel kokular, öte yanında kalmıştı sınırın. Halep'te, Şam'da, Bağdat'taydı… Şarkılar dahi öyleydi. Sınırın öte yakasından yayın yapan radyolar taşıyordu Kürtlük ruhunu. Sınırın bu yanında kalan bizler ruhumuzu kaybetmiş, sinmiştik sanki.
Flig denen, şar denilen o kumaşların, ipeklerin, sırmaların temsil ettiği renkler akrabalarla sınırın ötesine gitmişti. Biz o yakada kaçak radyo istasyonları ve askerin zaptu raptı altında kalakalmıştık. Ne zaman bir düğün olsa, o düğünü şenlendirecek kumaşlar, giysiler sınırın ötesinden nasıl getirilecek telaşına düşülürdü. Çünkü kumaşları dokuyanları da yollamıştık. Sınırın öte yakasında kalan sadece akrabalık değil hayatın kendisiydi.
Sonra mayınlar döşenmişti araya. Akrabaların arasına aklın çektiği sınır o bağı öldüremediği için belki, mayından çare beklenmişti. Mayınlar ne yazık ki bugün de var. Bir zamanlar çeyizlerin, kumaşların, kahveye tat veren hel'in taşındığı sınırdan uzunca bir zaman suç taşındı, silah taşındı. Oradan buraya, buradan karşı tarafa, sınır suçun ve kötülüğün alanı oldu. Hala öyle olmadığını kimse söyleyemez. Çünkü bir barış sınırı olmak üzere tasarlanmadı. Çünkü haksızdı. Öyle haksızdı ki, Saddam'ın zulmü binlerce kadın ve çocuğu, Peşmergeyi püskürttüğünde ihlal edilmesi gerekendi. Çünkü adil değildi. Coğrafyanın, tarihin ruhuna uygun biçimlenmemişti. Dicle, Fırat akıp giderken, sular coğrafyanın verdiği kadim ruhla mecrasında seyreder, geleceğine ilerlerken insan engellenmişti. Bugün kuzeyde ve güneyde yaşayan Kürtlerin arasına kondurulan gümrük kapılarında başlayan ve biten hikayeler anlatmakla bitmez. Hepsi trajiktir. Hepsi ticaretten, aşk hikayesine doğal olmayan bir sınırın dramatik yoğunluğuyla yüklüdür. Bir ticari ilişkide olması beklenen düzen yoktur bu sınırda. Duyguların alanıdır, öfkenin, haksızlığa uğramış olmanın. Dünyadaki diğer sınırlarda yaşanmayan türden yoğunluklar yaşanır. Halil İbrahim kapısında bekletilenler belki siyaset bilmezler, tarih bilmezler ama orada olanın coğrafyanın ruhuna pek de uymadığını derinden hissederler. Kürtler sınırı pasaportla geçerken, Kürt memurların onlara ‘be xer hatin' demesi, aklın var ettiği sınırın hayata çekilemediğini gösterir.
O sınırı 2007'nin baharında geçtim. Zaman gazetesine bir yazı dizisi hazırlayacaktım. Daha önce pek çok ülkeye gitmiş biri olarak, yaşadığım gizli heyecanın çocukluktan hatırladığım radyonun başına eğilmiş merak içindeki dedemin görüntüsü ile ilgili olduğunu fark ettim sonra. Dedemin ve onun kuşağının kendini ait hissettiği ve merak ettiği o dağın ardında yaşamak için mücadele edenlerin ülkesine gidecektim. Kurulmakta olan ülkeye, Kürtlerin ülkesine…
Daha yoldayken başladı zihnimde bildiğim, kurduğum her şeyden farklı bir dünya ile karşılaşacağım duygusu. Kendimi bir hacı gibi hissediyordum. Bana masal gibi görünen bir ülkenin ve o masalın kahramanlarının gerçek olup olmadığını görmeye gidiyordum. Uzak Kürtlerle tanışmanın heyecanı beni yavaş bir yolculuğa ikna etti. Kara yolundan gitmeliydim. Toprağın seyrini, coğrafyanın değişimini ancak böyle fark ederdim. Halil İbrahim kapısından geçmek üzere İstanbul'dan yola çıktım. Yol arkadaşlarım Diyarbakır uçağında tanıştığım Türkmen bir amca yeğendi. Erbil'de konfeksiyon işletiyorlardı. Mallarını İstanbul'dan alıyorlardı. Genç yeğen aynı zamanda İstanbul'da talebeydi.
Manevi bağı hepimizi kuşatan ülke ihtimalinin peşinden K.Irak'a giden çoğu Kürt gibi ben de heyecanlıydım. Kürdistan adının sakınılmadan kullanıldığı topraklarda, Kürtlerin kendilerini nasıl yönettiklerinin tanığı olmak gizli bir gurur ve heyecan yaratıyordu bende de. Bir ülke ihtimalinden çok bir özgürlük ihtimali olmasıyla ilgiliydim.
Çok önceleri gördüğüm bir Kerkük görüntüsü zihnimi meşgul ediyordu; Kerkük zindanlarından söz eden o türkünün peşinden yola koyulmuştum. Kerkük'ü görmek sanki o coğrafyada olup biten her şeyi anlamak için bir kapı olacaktı. Öyle de oldu. Kerkük hüzünlüydü. Kerkük'ü gören herkes gibi ağladım ben de.
Orada ellilerden itibaren yurdunu terk etmek zorunda kalan, Saddam'ın sürgününden dönen Kürtlerle konuştum. Bağdat'tan, Musul'dan, Diyala'dan nasıl geri geldiklerini anlattılar. Kerkük'e olan bağlılıklarını, Kerkük'ü sevmenin nasıl bir aşk olduğunu. Şehrin dışında bir kanser gibi büyümekte olan beton mahallelerde nasıl hayata tutunduklarını gördüm. Kerkük'e aynı bağlılık Saddam'ın zorla başka yerlerden getirip yerleştirdiği Araplarda da vardı. Gitmek istemiyorlardı. Her gelen yurt bellemişti. Kerkük yoksuldu, korku içindeydi ama birbirinin dilini konuşan, ezanını, çanını dinleyen insanların şehriydi hala. Kürt, Türkmen, Arap hiç kimse yaşanan onca gerginliğe rağmen Kerkük'ün kucağından ayrılmak istemiyordu. Ne sürgünü uzun sürmüş Kürtler, ne de oraya Saddam'ın zoruyla yerleşen Araplar, gitmek istemiyorlardı. Kerkük'ün etrafındaki petrol kuyularından yükselen ateş sanki Kerkük'ün derdini yanıyordu. Ve o dert bitecekmiş gibi görünmüyordu.
Yoldayken Türkmen yol arkadaşlarım benimle bildikleri Badini dilinde sohbet etmişlerdi. İstanbul'u ne kadar sevdiklerini, Erbil'de nasıl Kürtlerle hiç sorun yaşamadan geçindiklerini. Nasıl Kürt, Türkmen yan yana, iç içe olduklarını, kız alıp verdiklerini. Daha yoldayken bu coğrafya hakkında umuda kapılmama neden olan bu tanışma, bende bir yazıklanma duygusu da yaratmıştı. Biz Türkiye'de yaşayanlardan esirgenmiş bir dil zenginliğiydi bu. Türkiye'deki Kürtlerin dilini Türk kardeşleri konuşamıyordu. Bırakın dili, şarkılarını dahi söyleyemiyorlardı. Ama ne gam Türkmen amca yeğenle Kürtçe şarkılar söyleyerek Cudi dağı boyunca Halil İbrahim kapısına ilerliyorduk… Daha yoldayken biz Türkiyelilerin bilmediği, belki de bildiği ama unuttuğu bir yakınlık seziliyordu hallerinde. Bir sınır yoktu zihinlerinde. Erbil, Mardin, Diyarbakır bir ve aynıydı onlar için. İstanbul hepsi için ufuk çizgisine sıralanmış bir hayal şehirdi.
Merak içinde Erbil'e geldim. Sokaklarında, çarşılarında dolaştım.
Yan yana yaşayan dillerin, dinlerin hayretini yaşadım. Yoksul okulların sınıflarına girdim. Talebelerle konuştum. Tarih dersini Soranice verirken, bir sonraki biyoloji dersini Türkmence verecek olan hocaların sevecenliğini gördüm. Karşılaştığım bu şaşırtıcı dil harmanı bana yaşanan onca acıya zulme rağmen hala kardeşliğin mümkün olabileceğini gösterdi. Bu kardeşliği koruduğu için bu topraklar adına ümitlendim. Belki Saddam'ın zulmünden kaçarken birbirlerine sığınmış, birbirlerinin sıcaklığında ısınmışlardı. Ne önemi vardı ki nedenlerin. Burada gördüğüm çok seslilik ve bu sesliliği yaşatmak isteyen yönetime gıpta ettim. En ileri Avrupa demokrasilerinde yasaların, kuralların var ettiği demokratik zemin burada kendiliğinden vardı. Kimi kimden ayıracaktınız? Hangi dili, hangi lehçeden. Hepsinin kökleri ayrılmaz bir biçimde karışmıştı. Bu zenginliği koruyacak, besleyecek yasaların yapılması, sistemin kurulması için çalışan kadroların çabası görmezden gelinemezdi. Belki onlardan çok ilerde duruyorduk ama onlardan öğreneceklerimiz vardı. Demokratik kültürü canlı bir biçimde yaşıyorlardı çünkü. Burada geçirdiğim günlerde hep Türkçeyi özledim. Tıpkı İstanbul'dayken Kürtçeyi özlediğim gibi.
Neresi memleket, neresi gurbet bilemedim. Biz ben karışmıştı. Her yer memleket,her yer gurbetken insana bakmayı öğrendim. Saddam'ın zulmünden birbirine sığınmış Kürt ve Türkmenlerin inşa ettiği kardeşliğe inandım. Birbirinin dilini bilen, türkülerini söyleyenlerin bağına inandım. Aynı okulda tarihi Kürtçede, biyolojiyi Türkçede veren hocalara inandım. Burası bir ve ayrılmaz bir coğrafyaydı. Buna inandım. Çünkü bizim aramıza sınırları çeken dağların kendisi değildi. Yüzyıl başında çekilen bu sınırların ayırdığı kalplerin hasretle dolması ve o hasretin var ettiği türküler her yerde aynıydı. Sevgili Çandar'ın söylediği ‘biz bir ulusuz'. Belki dillerini anlamıyoruz ama ‘biriz, aynıyız' a inandım. Tıpkı Suriye'de benim toprağım olan Maraş'tan giden Ermenileri anladığım, yemeklerindeki sumak ölçüsünü dahi babaanneminkine benzettiğim gibi. Tıpkı günlerin, gecelerin aynı gökyüzü altında uyuyan bizleri birleştireceğine inandığım gibi. Erbil'in İstanbul'u,Diyarbakır'ı eksikti. Nasıl İstanbul'un Kürtçesi, Kerkük'ü eksikse… Nasıl Kürtlerin bayrağını, haritasını görünce duygulanan ve bu duygudan edindiği gurur ile hasreti dinen Kürtler, koşarak geldikleri K.Iraktan ülkelerine, Türkiye'ye hasretle dönüyorlarsa. Aynı hasreti Abant'ın o güzelim göl manzarasında, Rebwar Karim'le konuşurken yaşadım. Rebwar Erbil'de yaşmayı hiçbir şeye değişmem diyordu. Şehri orasıydı. Kimlik tam da böyle bir şeydi. Kendimizi nasıl hissettiğimizdi kimlik. Nereye ait hissettiğimizdi. Bu anlamda elbette Türkçeydi benim yurdum. Ama uzaktaki dağların ardında benim kimliğimi yaşatmak için çabalayanlara da bağlıydım.
Hiç görmesem de. Onların şehirlerinde hep İstanbul'u, Diyarbakır'ı özlesem de bu böyleydi. Nasıl Türkiyeli biri Kerkük'ü görmeden kendini oraya, o türkülere ve hüzne ait hissediyorsa, bu bütün Kürtler için böyleydi. Bilincimizin derin katlarında örülen bu aidiyetin bizleri nerelerde birleştirip, nerelerde ayırdığının elbette matematik bir anlatımı olamaz. Ama siyaset ve sınırları var edecek olan en nihayetinde duygularımızdır. Hastalanmış bu vücudun iyileşmesi, kan akışının sağlanması için var olan sınırın şeffaflaşması gerekiyor.
Ortadoğu'nun bir havza olduğunun hatırlanması gerekiyor. Dillerimiz ayrı olabilir ama duygumuz, yüreğimizin dövüldüğü zaman ve toprak bir. Kürtçenin kendi içine kapanmayıp, dünyayla bağını kuracak olan biziz. Tıpkı Türkçenin doğu olmadan, Ortadoğu olmadan yaşaması, hayatı eksik olduğu gibi.
Bunun için öncelikle dillerden düşmeyen o kardeşlik kelimesinin haysiyetini iade etmemiz gerekiyor.
Konuşmamın başından itibaren sözünü ettiğim o duygusal zeminin üzerini örtüp, bizleri içi boşaltılmış kardeşlik ve komşuluk söylevleriyle oyalayanların samimiyetsizliği artık daha kolay fark ediliyor. Aramızdaki önyargıları üretenler sadece Kürtlere değil bütün Ortadoğu değerlerine sırtlarını dönmüşlerdi. Iraklı Kürtler sadece Kürt oldukları için değil, Iraklı oldukları için de bunca zaman seçkinlerin hayatından dışlandılar. Ama ne mutlu ki, Türkiye kamuoyunda güneyli Kürtler için yukardan empoze edilen kırıcı, küçümseyici tavır değişiyor. Ortadoğu'da kuşatıcı bir siyaset üretmek niyetinde olan Türkiye bunu Kürtlere rağmen yapamayacağını görüyor.
Hepimiz tanığıyız; Güneyli Kürtleri dışlayan, küçümseyen her karar, her söz Türkiyeli ve güneyli Kürtleri kenetledi. Kürtler arasındaki faklılıklar, ortak değerler söz konusu olduğunda hızla kapandı. Türkiyeli Kürtler güneyli kardeşleri hakkında söylenen, ima edilen her sözden bu derece etkilenirken Türkiye'nin onlara rağmen bir siyaset üretmesi mümkün olamazdı, olmamalı. Türkiye artık gerçeklerin ülkesi olmak yolunda. Hayatın dayattığı hakikatin ülkesi olmak. Demokratikleşme için güneyli Kürtlerin Türkiye'ye ihtiyacı olduğu kadar, Türkiye'nin de güneyli Kürtlere ihtiyacı var.
Bu anlamda güneyli Kürtlerle ittifaklar geliştirmesi son derece önemli ama sorunun asıl kaynağını da gözden kaçırmamalı. Bu iyileştirmenin başlaması gereken yer iç siyasettir. Türkiye kendi Kürtleriyle barışmadan, iç barışını sağlamadan Ortadoğu'da bir barış öncüsü rolüne soyunamaz. Türkiye öncelikle kendi Kürtlerine güvenmeli. Diplomasideki cesaret kadar, iç siyasette güven sergilemeli.
Ortadoğu'nun bir barış havzası olması hala mümkün; Çünkü üzeri örtülmüş olan biz duygusunun kökleri hala taze. Bu konuda ihtiyacımız olan şey sanıldığının aksine cesaret değil samimiyettir. O samimiyeti gösterdiğimizde bulacağımız kardeşliğin varsaydığımızdan çok daha derin olduğunu görebiliriz. Kardeşliğin harcından zoru çıkarmakla başlamalıyız belki de. Çünkü unutulan kardeşliği canlandıracak olan; güç değil, her durumda iyi niyet ve samimiyettir.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.
 
Bismillahirrahmanirrahim. » Sayfa Başı
 
Kıymetli katılımcılar,değerli akademisyen,siyaset ve düşünce adamları; sizleri yüce mevlanın sonsuz selamı ile selamlarım.
Erbil tarihi, kültürel, insani ve toplumsal değerler bakımından dünyanın en zengin ve münbit bölgelerinden birisidir.Kadimde çok önemli medeniyetlere ev sahipliği yapmış sosyal ve siyasi roller üstlenmiştir.
Abant Platformunu ve değerli katılımcılarını bölgeye gösterdiği yakın ilgi ve alakadan dolayı tebrik ediyorum. Zira bugün Erbil, tarihi günlerinde olduğu gibi kültürel, ticari ve eğitim faaliyetleri ile göz doldurmaktadır.Karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesine ve stratejik bir coğrafyaya vücut vermektedir. Kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma aynı coğrafyayı paylaşan insanların vazgeçemeyecekleri ve ertelemeyecekleri kadar ehemmiyetli evrensel ve insani dinamiklerdendir. Bugün ortak bir akıl ve tavır üretmek için çok fazla saiklerimiz mevcuttur.
Son asırda bölge uluslar arası yoğun bir siyasi ilgiye mazhar olmuştur. Şüphesiz savaş da barış ta farklı insani ve uluslar arası tecrübeler öğretmekte ve ciddi kazanımlar sağlamaktadır. Getirdiği dramların yanında belki öğretici, insanı olgunlaştırıcı yanları da mevcuttur. Fakat eninde sonunda toplumsal hayata yani normalleşme sürecine geri dönmek gerekmektedir.
Şüphesiz esas zorluk bundan sonra başlayacaktır. Ciddi fedakarlık, sabır ve tahammül gerekir. Türkiye'de binler hatta milyonlar bu coğrafyaya zihnen,fikren ve manen alaka duymaktadırlar. Karşılıklı kardeşlik, yakın dostluk ve komşuluk ilişkileri içerisinde terettüp edecek her fedakarlığa, tecrübe alışverişine ve bilgi paylaşımına açık yüreklilikle ilgi göstermektedirler.
Umarım bu toplantı kısa zamanda toplumsal ve kültürel neticeler ve semerelere vesile olur.Yöre halkının maddi manevi sıkıntılarının azalmasına bölgedeki acıların dinmesine bir nebze de olsa katkıda bulunur.Bu vesile ile tüm katılımcıları gönülden kutlar, Erbil'i temsil eden mümtaz şahsiyetleri ve ilim adamlarını da hürmetle selamlar;
Konukseverliğinizin bereketli bir atılıma ve muvaffakıyete vesile olmasını yüce mevlâdan niyaz ederim.
Allah'ın sonsuz selamı ile...

M. Fethullah Gülen
 
Sınırın Ötesindekiler ve Berisindekiler: » Sayfa Başı
 

Yeni Bir Coğrafi Tasavvura Doğru

İbrahim Kalın

21.nci yüzyıla, küresel güç dengelerinin sorgulandığı bir evrede girdik. Kısa vadeli stratejik analizlerin ötesinde, insanlık tarihinin yürüyüşüne ilişkin yeni sorular soruluyor. Avrupa ve Batı-merkezci paradigmaya yöneltilen Batılı ve Batılı olmayan eleştiriler, yeni bir zaman ve mekan tasavvurunun doğum sancılarını işaret ediyor. İnsanlığın ortak birikiminin tek bir merkezden ibaret olmadığı ve tek bir menfezden idare olunamayacağı gerçeği, kendini uluslar arası ilişkilerden kültüre, sanattan mimariye, felsefeden siyasete hayatın her alanında gösteriyor. Geçmişteki tektonik ve büyük oranda otonom medeniyet kimlikler yerini çoğul tecrübelerin şekillendirdiği paralel tarihlere, iç içe geçmiş kültür havzalarına ve çok-katmanlı kimliklere bırakıyor. İnsanlığın iyi, güzel ve doğru arayışı olanca şiddetiyle devam ediyor. Verilen cevapların çokluğu ve çeşitliliği, soruların öneminden bir şey eksiltmiyor.

Hegel ve Weber'in formüle ettiği şekliyle bize ulaşan, Aydınlanmanın "özgür birey, rasyonel toplum" vadi, onlarca mutasyona uğrayarak günümüze ulaştı ama küresel kapitalizmin tanımladığı değerler skalasında artık bu ideallerin bile "tanzim etmek" ve "verimliliği arttırmak"tan öte bir anlamı yok. Güç sahipleri kendi solipsist gündemlerini dikte etmeye çalışırken, güç yoksunu kitleler hayatta kalma güdüsüyle hareket ediyor. Bunun yarattığı travma, sadece adalet ilkesini işlevsiz ve giderek anlamsız kılmakla kalmıyor aynı zamanda güç merkezli bir değer sistemini ve küresel düzeni uluslar arası ilişkilerin yegane zemini haline getiriyor. Böylece değerler araçsallaşıyor ve insanın doğal hali, giderek Hobsçu bir canavarlık haline dönüşüyor. Bu anlamda temel sorunumuzun hala bir ahlak sorunu olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.

Ahlak, sosyal faydanın ötesinde bağımsız bir ontolojik temele dayandığından, onu sadece insanların niyet ve eylemleriyle sınırlı bir kategori olarak göremeyiz. Bilakis ahlak, Farabi'nin Erdemli Şehir'de gösterdiği gibi, kozmolojik bir düzlemden siyasete ve insan ilişkilerine uzanan bir değerler skalasını ifade eder. Bu anlamda fizik alemin düzeninin, ‘iyi' (hayr) ve güzel gibi etiko-ontolojik değerler üzerine kurulu olmasıyla, hakimin adalet ile hükmetmesi arasında doğrusal bir ilişki vardır. Bu düşünceye göre ahlakilik, sadece bireyler arasında ve "duruma göre anlam kazanan" (situational) bir davranış biçimi değildir. Kelimenin en geniş manasıyla ahlaklı olmak, eşyanın tabiatına uygun hareket etmek demektir.

En veciz ifadesini Kant'ta bulan modern ahlak düşüncesi, bu modeli büyük ölçüde red ve revize etti. Kant'ın ahlaki değerlerin kökeni konusundaki yaklaşımı köklü dini temalar taşımasına rağmen, çağdaş etik düşüncesiyle beraber ahlakiliğin "pazarlığa açık" bir konu haline geldiğini görmemiz zor değil. Avrupa ırkçılığı ve faşizminden çevre sorunlarına, uluslararası siyasetten insan ve uyuşturucu kaçakçılığına kadar uzanan ahlak krizi, bir yönüyle bu "pazarlıkçı" ahlak tasavvuru tarafından besleniyor.

Fakat bu, hem küresel hem de ulusal düzeyde yaşadığımız ahlak krizinin, ahlaki değerlerin reddinden kaynakladığı anlamına gelmiyor. Sorunu karmaşık hale getiren, ahlaki değerlerin muhtevasının boşaltılıp, değer-dışı bir zeminde yeniden tanımlanmasıdır. Ne geçmişte ne de bugün hiç kimse iyi ile kötünün bir değer ifade ettiğini yadsımıyor. Bilakis herkes, ahlakın insan oluşunu en temel anlam kategorilerinden biri olduğunda hemfikir. Nazi Almanyasının, Hiroşima'nın, Halepçe'nın ya da Bosna katliamının müsebbipleri, kendi içlerinde bir ahlaki meşruiyete ve tutarlılığa sahip olduklarını iddia ettiler ve ediyorlar. Zahirdeki yüzü bu kadar çirkin ve ayan-beyan olmayan kötülük formları, ahlak konusunda benzer ve belki de daha zor bir meydan okumayla çıkıyor karşımıza. Küresel rekabet, piyasa ekonomisi, gelişmişlik-azgelişmişlik, yeni dünya düzeni, ilerleme kelimelerinin arkasında yatan ahlak krizi, "ahlaksızlığın normalleşmesi" sürecinin sanıldığı kadar yalın ve basit olmadığını gösteriyor.

Uluslar arası ilişkiler alanının dayandığı ahlaki zemin böyle bir sorunlar yumağı ile karşı karşıya bulunuyor. Soğuk savaş dönemine hakim olan iki kutuplu dünya düzeninin ardından tek kutuplu ve giderek çok merkezli bir dünyaya adım attığımızda bu durum fazla bir değişime uğramadı. 1991 yılında Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle başlayan birinci Körfez Savaşı, tek kutuplu ve Amerikan merkezli bir küresel düzenin inşası için yeni bir dönemin de başlangıcını ifade ediyordu. 11 Eylül saldırıları ve sonrasında Amerika, tek kutuplu bir dünyanın tek süper gücü olduğu gerçeğine ahlaki ve meşru bir zemin bulabilmek için çeşitli girişimlerde bulundu. Ama bunların hiç biri başarıya ulaşmış görünmüyor.

11 Eylül sonrasında Bush doktrini olarak ortaya konan yeni Amerikan siyaseti, terörle küresel mücadele adı altında büyük bir güvenlik ve korku paranoyasının önünü açtı. Bu güvenlik ve korku siyasetine karşı üç farklı tutum geliştirildi. Bu çerçeveyi aynen kabul eden Batılı ülkeler, Bush politikalarına kimi zaman fiilen kimi zaman da sessiz kalarak destek verdiler. Baskıcı rejimler bunu bir fırsat olarak gördüler ve kendi iç muhalefetlerini bastırmak için kullandılar. Bu çerçeveye karşı çıkanlar ise, sistemin sorunlu unsurları olarak dışlanmaya çalışıldılar, terörist ilan edildiler.

Güç paylaşımının hem ahlaki hem de siyasi zorunluluk haline geldiği bir döneme giriyoruz. Sadece küresel güçler değil, bölgesel aktörler de adil güç paylaşımını artık bir veri olarak kabul etmek zorundalar. Hegemonik bir güç olmanın Amerika'ya getirdiği maliyet, 11 Eylül olaylarından sonra açık bir şekilde ortaya çıktı. Afganistan ve Irak'ın işgali, bir süper gücün hatalarının da büyük sapmalara ve maliyetlere yol açtığını gösteriyor. Çok merkezli, çok kutuplu, çok aktörlü bir küreselleşme sürecinde Amerika'nın ya da başka bir gücün tek süper güç olma şansı giderek azalıyor. 21.nci yüzyıl sadece yeni ittifakların değil, aynı zamanda gücün anlamının yeniden tanımlandığı ve yeni güç paylaşım modellerinin ortaya çıktığı bir yüzyıl olacak.

Bütün bunlar bizim bölgemiz açısından da büyük bir dönüşümün habercisi niteliğindedir. Yaklaşık iki asırdır dünya sistemine hakim olan Bati-merkezci model etkinliğini ve inandırıcılığını yitirdikçe, bölge insanı da kendine, çevresine ve dünyaya bakışını gözden geçiriyor. Yeni coğrafi tasavvur, küresel sisteme entegre olmuş ulus-devlet yapısının dar ve indirgemeci kalıplarını aşmamızı zorunlu hale getiriyor. Osmanlı Devletinin yıkılış sürecinde ortaya çıkan ve sınırlarını Avrupalı devletlerin çizdiği suni Ortadoğu haritası, bir asırdır çözümden çok sorun üretiyor; istikrardan çok çatışmaya yol açıyor; barıştan çok savaşa zemin hazırlıyor.

Ayni şekilde ulus-devletin empoze ettiği indirgemeci ve tek boyutlu etno-seküler birey ve vatandaşlık tanımları da inandırıcılığını yitiriyor. Bu tanımların yol açtığı akıl tutulması ve zihin daralması, bir tarafta çatışmacı kimliklere yol açmakta, öte tarafta devlet ve iktidar merkezli bir coğrafya ve kültür tanımını dikte etmektedir. Bin kusur yıllık ortak tarihi tecrübeyi, kültürel etkileşimi ve medeniyet inşasını çatışmacı kimliklere dönüştüren bu paradigmanın bugünün gerçekleriyle örtüşmediği aşikar olsa gerektir.

Balkanlardan Ortadoğuya ve Kafkaslara uzanan insani ve kultürel coğrafya, bu travmanın yarattığı bir parçalanmışlık, daralmışlık ve sıkışmışlık hali içerisinde bulunuyor. Her toplumda ve coğrafyada görülebilecek siyasi, sosyal, dini yahut ekonomik sorunlar, çatışmacı kimlik tanımları yüzünden varoluşsal sorunlar haline getiriliyor. Türklerle Araplar arasında olduğu söylenen yüz yıllık kan davası, somut gerçekler kadar muhayyel düşmanlıklara dayanıyordu. Biz Araplara "bizi arkamızdan vurdular; devlete ihanet ettiler" derken, onlar "Türkler gavurlaştı ve Avrupa'yı bize tercih etti; zaten geçmişte de bizi sömürdüler ve geri bıraktılar" dediler. Neredeyse dört asırdır bir defa bile savaşmadığımız İran'a hep şüpheyle baktık. Osmanlı-Safevi çatışmasını yaşatmak için olmadık kurguların peşinden gittik. İranlıların Şii olmasını varoluşsal bir sorun haline getirdik. İran'a her baktığımızda ne kadar Sunni olduğumuzu hatırladık ve çatışmak zorunda olduğumuzu zannettik. Şii-Sunni ayrımını aşan tasavvufu, şiiri, edebiyatı, müziği, kültürü ve hepsinin üstünde insan ve ahlak anlayışını unutmayı yeğledik.

Ve Kürtlere baktığımızda, homojen, muhayyel ve etno-seküler vatandaş kurgumuzu bozan bir sorun gördük. Osmanlıdaki "kulları", çağdaş ve eşit "vatandaşlar" yapmak için yola çıktık ama herkesi ulus-devlete teslimiyetten başka görevi ve anlamı olmayan gölge insanlar haline getirdik. Türkiye'de din ve etnisite, yani İslam ve Kürtler sorununu çözemediğimiz için bu sorunları ya görmezlikten geldik ya da rafa kaldırdık. Bunları baskı yoluyla çözmeye çalıştığımızda sorunu daha da çözümsüz hale getirdik. Bu baskılara direnenleri düşman ilan ettik. "Etrafımız düşmanlarla çevrili" psikolojisiyle inşa edilen irrasyonel ve şüpheci güvenlik politikaları, dış tehditten çok "iç düşman" diye tanımladığımız kendi insanımızı hedef tahtasına koydular. Birlik ve beraberlik adına izlenen politikalar, bölünme ve kopmadan başka bir şey getirmedi.

Türkiye ile bölge ülkeleri arasındaki ilişkiler bu çerçevenin dışına çıkabildiği dönemlerde yapıcı ve barışçıl oldu. Daha da önemlisi derinlerdeki ünsiyeti gün yüzüne çıkarttı ve Ortadoğu halklarına farklı bir gözle bakmamıza imkan sağladı. Bu çerçevenin baskın olduğu dönemlerde ise gerginlik ve çatışma öne çıktı. Daha vahimi düşmanlık algıları güçlendi; farklılıklar varoluşsal engeller haline getirildi; aynı türküye ritim tutan insanlar birbirlerine bir ‘öteki' olarak bakmaya başladılar. Bizim doğal sınırlarımız adalet, özgürlük, eşitlik, güven ve ahlak iken, bunları ulusal çıkarlarla, etnik kimliklerle, siyasi hesaplarla değiştirdik.

Türkiye ile Kuzey Irak arasındaki ilişkiler de bu dinamikler tarafından belirlendi ve belirlenmeye devam ediyor. Korku, şüphe, gerginlik ve düşmanlık ekseninde kurgulanan politikalar, aynı beşeri ve kültürel coğrafyayı paylaşan insanları kalben ve zihnen birbirinden uzaklaştırdı. Birbirine dayanması gereken toplumlar, vekalet savaşlarının aktörleri haline getirildiler. Sınırın ötesindeki ve berisindeki Türkler ve Kürtler, birbirlerine yabancılaştılar. Türkçenin ve Kürtçenin başka dünyaların dilleri olduğu zehabına kapıldılar. Her tercümenin bir tahrif olduğunu unutarak mütercimler aracılığıyla konuşmaya başladılar.

Bugün bu yaklaşım tarzının yol açtığı sorunları hepimiz açık ve net bir şekilde görüyoruz. 21.nci yüzyılda muhayyel ve suni sınırları derinleştirerek sorunlarımızı çözmemiz mümkün değil. Sorunları sınırın ötesindekiler ve berisindekiler değil, sınırların ötesinde düşünebilen, sınırlar yokmuş gibi hareket edebilenler çözecekler. Ortak tarihi tecrübe, müşterek coğrafya ve ortak gelecek tasavvuru, ilişkilerin uzun vadede sağlıklı ve yapıcı olması için en önemli zemindir. Bu zemini büyük güç oyunlarına, küçük siyasi hesaplara kurban etmemek, hepimizin ahlaki bir sorumluluğudur.

Genel olarak Irak ve özel olarak Kuzey Irak ile Türkiye arasındaki ilişkilerin bu ahlaki ve insani boyutu, kısa ve orta vadeli stratejik ve siyasi planlardan daha hayati bir öneme sahiptir. Siyasi sorunları çözmek için, siyasetin ötesinde referanslara ihtiyacımız var. Çıkar değil, değer merkezli bir bölge siyaseti, sorunların uzun vadede çözümü için elzemdir. Daha da önemlisi böyle bir siyaset mümkündür. Bu hedefe ulaşmak için Türküyle, Kürdüyle, Türkmeniyle, Arabıyla, Müslümanıyla, Hristiyanıyla, inançlısı ve inançsızıyla hepimizin uzun vadeli düşünmesi gerekmektedir.

Türkiye kendi içindeki Kürt sorununu çözebildiği oranda bölgedeki diğer Kürt nüfusuyla sağlıklı ilişkiler geliştirecektir. Terör, bölgesel geri kalmışlık ve kimlik siyaseti sarmalına dolanmış bir sorunu çözecek ulusal zemini inşa etmeden ve Türkiye sathında bir asgari müşterek oluşturmadan sınırın ötesine bir güven ve huzur eli uzatmanız mümkün değildir. Kürt sorununu bölgesel ve uluslar arası bir sorun olmaktan çıkartmak için Türkiye cesur, özgürlükçü ve kararlı bir siyasi ve toplumsal irade göstermek zorundadır.

Korku ve şüpheye dayalı bir Kürt algısı, Türkiye'nin kendi Kürt sorununu çözmesinin önündeki en büyük engeldir. Kendi yurttaşını ve tarihdaşını ötekileştiren siyasi çerçeveleri artık geride bırakmak zorundayız. Güvenliğin inşası için öncelikle güçlü bir özgüvenimizin olması gerekir. Aynı şekilde Kuzey Irak ile Türkiye arasındaki ilişkiyi PKK ve Kerkük meselelerine indirgeyen bir yaklaşım, tarihi ve siyasi ufkumuzu daraltmaktan öte bir işlev görmez. Şüphesiz bu sorunların üzerine gitmek ve çözüm için çaba göstermek zorundayız. Bu toplantıda bu konuları da tartışacağız. Ama kilit nokta, sorunları hangi atıf çerçevesine göre tartıştığımızdır.

Bu sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için Washington'dan Erbil'e, Brüksel'den Süleymaniye'ye kadar sınır ötesi bütün unsurların yapıcı bir katkıda bulunması gerekir. Kürt sorununu Ortadoğuda yeni vekalet savaşlarının ve güç mücadelesinin aracı haline getirmek sadece bölge siyasetini daraltmakla kalmaz, aynı zamanda Kürtleri manipüle edilmeye açık bir topluluk haline getirir. Bu hem bölgeye hem de Kürtlere yapılmış bir haksızlık olur. Kürtlerin sadece Kürtler olarak değil bölge insanı olarak bu tür manipülatif müdahalelere karşı çıkması, kimlik siyasetinin önünü alacak en önemli adımlardan biridir.

Bu meyanda etnik-sekter siyasetin minimize edilmesi, hem Irak'ın geleceği hem de bölge siyaseti için hayati önem arz etmektedir. İki hafta önce yapılan Irak mahalli seçimleri, Irak halkının etnik-sekter siyasetten duyduğu rahatsızlığın ilk işaretlerini vermiştir. Şii, Suni ve Kürtlerin sadece bu kimliklerinden dolayı bir araya gelmesi, katı bloklar oluşturması ve dışarıda kalanlara bir siyasi hasım, daha da kötüsü bir öteki olarak bakması, sadece Irak'ın geleceğini tehlikeye sokmakla kalmaz, aynı zamanda bölge halklarını da birbirine düşman eder. Etnik ve sekter niteliklere dayalı katı ve çatışmacı kimlikler, hem Irak hem de bölge için ortak aidiyet duygusunun ortadan kalkması anlamına gelir.

Bu hassas nokta, Türkiye'nin Kuzey Irak Kürtleriyle olan ilişkileri için de önem arz etmektedir. Zira Irak'taki Araplara yahut Türkmenlere çatışmacı kimlik perspektifinden bakan bir Kuzey Irak'ın, Türkiye'ye farklı bir pencereden bakması imkansız derecesinde zordur. Aynı şekilde Iraklıları etnik ve mezhebi kimliklerine göre tasnif eden ve bu kimlikler üzerinden bir Irak politikası izleyen bir Türkiye de Kuzey Irak'la kalıcı ilişkiler kuramaz.

İşgalin altıncı yılında toparlanmaya ve yeniden yapılanmaya başlayan Irak'ın geleceği, bu engelleri aşmasına bağlıdır. Kuzey Irak ile Türkiye arasındaki güvenin yeniden inşası, diğer unsurların yanı sıra, bu sürecin nasıl yönetileceğine bağlıdır. Merkezini kaybetmiş, giderek daralan ve etnik-sekter kimliklerin başat hale geldiği bir Irak, kuzeyinden güneyine kimsenin idare edemediği, bu yüzden de güven ve istikrar telkin etmeyen bir Irak olacaktır. İnsani ve siyasi olarak bölünmüş bir Irak, sadece Iraklılar için değil, bölgedeki bütün ülkeler ve toplumlar için bir sorun yumağı haline gelecektir.

Bu sorunları aşacak ahlaki ve siyasi sermayeyi nereden ve nasıl devşireceğiz? Kanımca temel sorumuz budur. Erbil'deki bu önemli toplantı umarım bu sorunun cevabını araştırmak için hepimize yeni ufuklar sunacaktır.

 
Abant Platformu » Sayfa Başı
 

Erbil toplantısı/ "Geçmişi ve geleceği birlikte aramak"

Mümtaz'er Türköne

15/16 Mart 2009

Değerli dostlar,

Sayın Hazırûn

Önce bir duygumu, Türkiye'den gelen misafirler adıma bir izlenimimi ifade etmek istiyorum.

Bu toplantı platformumuzun düzenlediği 18. toplantı. Abant Platformu, Türkiye dışında çok sayıda toplantı yaptı. Bunların arasında Kahire'yi, Brüksel'i, Paris'i ve New York'u sayabilirim.

Bu toplantıyı dışarıda yapılan bir toplantı olarak görmüyoruz. Hepimiz evimizdeyiz. Bugün bizler kendimizi ülkemizde hissediyoruz. Türkiye dışında olduğumuzu, yabancıların arasında olduğumuzu düşünmüyoruz.

Bu hissimizde alicenap ev sahipliğinizin payı elbette çok büyük.

Misafirperverliğiniz, sıcak dostluğunuz bizi derinden etkiledi. İnanın bu dostluğunuzu, samimi alâkanızı bile çok doğal karşıladık. Bize hiç yabancılık hissettirmediniz. Ama hissettiğimiz fazladan bir şey daha var. Bizler aynı memleketin çocuklarıyız. Bizler aynı beşeri coğrafyanın yoğurduğu, biçimlendirdiği insanlarız. Bizler aynı nağmelerde ağlayan, aynı ritimde kanı kaynayan, beraber sevinen ve beraber üzülen bir halkız.

İşte bu yüzden, bu toplantıyı bugüne kadar yapılan Abant toplantılarının en önemlisi, en kalıcısı, en anlamlısı olarak kabul ediyoruz.

Değerli kardeşlerim.

Burası Kürtlerin diyarı. Arapların, Türkmenlerin de diyarı. Ama ağırlıklı olarak elbette Kürtlerin ülkesi. Irak anayasasına göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin olduğu topraklardayız.

Hepiniz çok iyi biliyorsunuz. Bu siyasî coğrafyada yaşayan Kürtlerden çok ama çok fazlası Türkiye'de yaşıyor. Türkiye'de tıpkı bu topraklar gibi farklı etnik kökenlerden gelen insanların harman olduğu bir ülke. Türkiye büyük bir ülke. Bu büyüklüğü övünmek, kibirlenmek için söylemiyorum. Bu bölgeden çok daha fazla etnik zenginliğe, kültürel çeşitliliğe sahip olduğunu vurgulamak için söylüyorum.

Muhtemeldir ki, bizim heyetimizde kaç Kürdün bulunduğunu merak etmişsinizdir. Ben sayılarını bilmiyorum. Ama gelin şöyle söyleyeyim. Hepimiz Kürdüz.

Meselâ ben.

Burası, Irak'ın Kuzeyi. Ben de, Türkiye'nin en Kuzey noktasından, Sinop'danım. Ama Türkiye'de yaşayan 72 milyon gibi ben de biraz Kürdüm. Bir Kürt gibi yaşıyorum. Bir Kürt gibi düşünüyorum. Bir Kürt gibi dünyaya bakıyorum. Bir Kürt gibi karnımı doyuruyorum. Bir Kürdün değer verdiği şeylere değer veriyorum. Hayatımın sonunda da, bir Kürt gibi öleceğim. Ve ben bir Türküm.

1923 yılında Cumhuriyet kurulurken akıl hocalığı yapan Diyarbakır'lı bir düşünürümüz var: Ziya Gökalp. Türk milliyetçiliğinin ve Cumhuriyet'in takip ettiği ulus-devlet anlayışının en önemli kurucularından. Bu adam Türk milliyetçisi. Kürtler ve Türkler için koyduğu bir standart var. Diyor ki "Kürdü sevmeyen Türk, Türk değildir. Türkü sevmeyen bir Kürt, Kürt değildir.

Devlet katındaki planları, oyunları bir kenara bırakın. Türkiye'de halkın ölçüsü budur.

Hızla katetmemiz gereken çok uzun bir mesafe var. Zaman az. Bu yüzden lafı eğip bükmeye hacet yok.

Bir Kürdistan haritası var. Hepiniz ezbere biliyorsunuz. Büyük Kürdistan haritası. Bu harita bazılarının kabusu, bazılarının da rüyası. İsteyen kâbus görsün, isteyen rüya. Herkesin gerçeklerle yüzleşmesi lâzım.

Yerküre üzerinde yaşıyan Kürtlerin yarısından azı bu haritanın olduğu topraklarda yaşıyor. Bırakın yerküreyi. Kürtlerin toplam nüfusunun yarısından fazlası sadece bu haritanın Türkiye'de yer alan kısmının dışındaki Türkiye topraklarında yaşıyor. Dünyanın en büyük Kürt şehri ne Diyarbakır, ne de Erbil. Dünyada en çok Kürdün yaşadığı şehir İstanbul.

Gelin Erbil olarak, o haritada yer almayan İzmir'le, Adana ile, Mersin ile yarışın.

Bu hesabı Kürt olarak, Türk olarak yapmak zor. Ancak biraz Kürt, biraz Türk olarak yapmak mümkün.

İşte bu yüzden hepimiz biraz Kürdüz. Ve bu yüzden buradayız, huzurunuzdayız.

Abant platformu:

Değerli dostlar,

Abant Platformu Türkiye'nin en önde gelen sivil toplum platformudur. Bu platform farklı meşrepte, farklı etnik kimlikte, farklı siyasî görüşte Türkiye'nin aydınlarını bir araya getirmektedir.

Bizler, hepimiz aynı görüşte değiliz. Türkiye'de ne kadar farklı görüş varsa, Abant Platformu o kadar farklı görüşü içinde barındırır. Biz sizin huzurunuza Türkiye'deki renkli yelpazeyi getirdik. Burada serdedilen her görüş, sadece söyleyeni bağlar. Kimse kimsenin adına konuşmaz.

Bizler evrensel insanî değerler ortak paydasında bir araya geliyoruz.

Hepimiz hukukun üstünlüğüne bağlıyız. İnsan haklarının kutsal olduğuna, mutlaka korunması gerektiğine inanıyoruz.

Yönetilenlerin rızasına, onayına dayanmayan yönetimlere karşıyız. Yani, demokrasiyi yegane yönetim biçim olarak kabul ediyoruz.

Varolan sorunların çözümünde şiddetin bir yöntem olarak kullanılmasına karşıyız. Hepimiz barıştan yanayız. Bütün sorunların insan haklarına riayet ederek hoşgörü ve diyalogla çözüleceği kanaatindeyiz.

Her sorunu özgür bir tartışma ortamında dile getirmeye "Abant ruhu" diyoruz. Size bu ruhu takdim etmek üzere buradayız.

Bu inancımızı ve prensiplerimizi son olarak geçen sene düzenlediğimiz "Kürt sorunu" başlıklı toplantıda dile getirdik. Size, geçen sene 4-6 Temmuz tarihlerinde Abant'ta yapılan bu toplantımızın sonuç bildirgesinden bazı maddeler okuyacağım.

Şu satırlar bu bildirgenin başlangıcından alınma:

"Türkiye'nin öncelikli ve en önemli sorunlarından biri olan Kürt Sorunu'nun çözüm yoluna girmesi, sağlıklı bir diyalog ortamının oluşmasına, önyargıların yıkılmasına ve karşılıklı güvenin tesis edilmesine bağlıdır. Çözüm dilinin oluşmasında medyanın sorumluluğu, hassasiyeti ve üslubu çok önemli katkı sağlayacaktır. Platformun amacı çözüm için elverişli bir iklim, dil ve zeminin oluşmasına katkıda bulunmaktır. Bu doğrultuda;
Amaç bir çözüm programı etrafında tarafları mutabakata ikna etmekten ziyade, diyalogsuzluğu sona erdirmek için sağlıklı ve dinamik iletişim kanalları açmaktır. Temel prensip olarak, açık bir şiddet çağrısı içermedikçe her fikrin serbestçe ifade edilebilmesini ve tartışılmasını savunuyor; farklı düşünen bütün kişi ve grupların fikirlerini beyan etme hakkına herkesten saygı bekliyoruz.
Her türlü şiddetin ve şiddet içeren yöntemlerin mutlak olarak reddedilmesini, Kürt Sorunu'nun çözümü için vazgeçilmez bir ön şart addediyoruz. Kürtlere ve diğer unsurlara yönelik asimilasyon politikalarını reddediyoruz. Türk ve Kürt ayrımının karşılıklı olarak homojenleştirmek, ötekileştirmek ve yabancılaştırmak amacıyla kullanılmasına karşı çıkıyoruz. "

Bu cümle ile başlayan bildirgede yer alan ortak görüşlerden bir kaçı şunlardı:.
Bu cümleden olmak üzere, temel insan haklarıyla ilgili tüm uluslar arası sözleşmelerde yer verilen sosyal, kültürel ve siyasi hakların eksiksiz ve çekincesiz kabulü elzemdir. Kapsamlı bir çözüm projesi içerisinde af kanunun koşullarının oluşturulması gereklidir.
Anadile saygı, insana saygıdır. Anadili konuşma, eğitim ve öğrenimde kullanma hakkının vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu ve bu hakka karşı çıkmanın hiçbir gerekçesi olamayacağını düşünüyoruz.
Kürt sorunu etrafında hukuk devleti sınırları dışına çıkan bütün uygulamaları reddediyoruz.
Kürt sorunun çözümünde Türkiye'deki demokratikleşme sürecinin devamı elzemdir. Bu bağlamda Avrupa Birliği perspektifini muhafazası hem demokratikleşme sürecinin devamı, hem Kürt sorununun çözümünü kolaylaştıracaktır."
Çok değerli dostum Rebwar Kerim Bey, geçen sene bu maddenin nasıl kaleme alındığını hatırlayacaktır.
Ortak kabul gören ve bu bildirgede yer alan bir cümleyi de huzurunuzda gururla tekrarlamak istiyorum. Cümle aynen şöyle:
"Irak'ta yaşayan tüm halklarla birlikte Kürtler de bizim kardeşimizdir. Kürt Federe Yönetimi ile her türlü dostane ilişkinin geliştirilmesini elzem görüyoruz."
Bizler politikacı değiliz. Huzurunuzda edeceğimiz "kardeşlik" sözleri burada söylenmiyor. Biz geçen sene ifade ettiğimiz gibi bu kardeşliğin gereğini yerine getirmek için buradayız.
Kürt Sorunu:
Türkiye'nin bir "Kürt sorunu" var. Türkiye'nin Kürt sorunu sizin için de bir soruna dönüşüyor. Çünkü bölgesel yönetim ile Türkiye arasındaki ilişkileri etkiliyor. Bizler Türkiye'nin Bölgesel Kürt Yönetimi ile ilişkilerini karşılıklı saygı ve iyiniyet çerçevesinde geliştirmesinden ve aradaki dostluğu ve kardeşliği ilerletmekten yanayız.
Bu gelişme biraz da Türkiye'deki Kürt sorununun geleceğine bağlı. Dolayısıyla Türkiye'nin Kürt sorunu biraz da sizin sorununuz. Geçen seneki toplantımızda aldığımız kararlar, bu sorunun çözüm yolunu aydınlatıyor. Bize düşen yanlış anlamalara, ön yargılara sebebiyet vermemek için bir noktayı özellikle vurgulamak.
Bizim "Kürt sorunu" adını verdiğimiz sorun, bir tarafında devletin yer aldığı bir sorun. Türkiye'de Kürtlerle Türkler arasında böyle bir sorun yok. Bu sorun halkın sorunu değil. Bu noktanın altını çizmem gerek. Türkiye'de etnik kökenden dolayı birbirine düşman olan Kürtler ve Türkler yok. Türkiye'de Kürtlere düşmanlık diye bir şey yok. Bu sorun siyasî bir sorun. Devletimizin ulus-devlet yorumundan kaynaklanan ve uzun yıllar inkârcılığa ve asimilasyona dayanan bir sorun. Bizler yukarda, kısaca aktardığım sonuç bildirgemizde yer alan esaslara bağlı kalarak bu sorunun çözüleceğine inanıyoruz.
Bizler inanıyoruz ki, sırf birinin etnik kökeninden dolayı ona düşman olmak veya tersine onu üstün saymak ırkçılıktır. Irkçılık da bir insanlık suçudur. Bu yüzden etnik kökene dayalı milliyetçiliklerin, yani etnomilliyetçiliklerin her topluma kan ve kargaşadan başka bir şey getirmeyeceğini biliyoruz.
Demokratik araçları kullanarak kendi devletimizi de bu istikamette dönüştürmek için çaba harcıyoruz. Sizlerin de desteğine ve katkısına ihtiyacımız var. Nasıl mı? Bu kardeşliği birlikte bir ortak payda olarak çok yükseklere taşıyarak.

Değerli misafirler:

Sözlerime şu vurguyu tekrarlayarak son vermek istiyorum.
Bizler kardeşlik adına buradayız. İki gün boyunca sizin sevginizi, ilginizi, misafirperverliğinizi, iyi dileklerinizi biriktirip Türkiye'ye taşımak istiyoruz. Karşılıklı saygıyı, sevgiyi ve bu saygı ve sevgiye dayalı işbirliğini geliştirmek için buradayız.
Hoşgörü içinde, diyalogla her sorunun çözüleceği inancıyla buradayız.
Biz demokrasiye olan inancımızla, her alanı dönüştürüp istediğimiz yere taşıyabileceğimize güveniyoruz. Yeterli kardeşliğimiz, dostluğumuz kuvvetli olsun.
Yürekten sevgi ve saygıyla Türkiye adına hepinizi en derin hislerim ve umutlarımla kucaklıyorum.

 
Tebliğ metni » Sayfa Başı
 

Ali Bulaç
ORTADOĞU:
BİR DELİ GÖMLEĞİ'NDEN ORTAK EVİMİZ'E

Sözlerime başlamadan evvcel hepinizi saygıyla selamlıyorum!..
Adına "Ortadoğu" denen bölgeye ismini veren bu bölgede yaşayanlar değildir. Her isimlendirme bir tanımlama, her tanımlama bir müdahaledir. Batı, son 200 yıldır kendi dışındaki dünyayı tanımlar, müdahale eder ve sömürür.
"Ortadoğu" da, türedi (tarihi derinlikten yoksun), amaçlı (hegomonya maksatlı) ve bölgenin tarihi ve sosyo-kültürel gerçeklerini tahrif edici (oryantalist) bir isimlendirmedir. Bu terimi icat edenler Batı Avrupa'yı, ama özellikle İngilizler'i merkeze almışlardı. Öyle yapmışlardı, çünkü İlahi irade karşısında özerkleştirdiklerini düşündükleri tarihi kendileri yaptıklarını ve bütün beşeriyeti çeşitli unsurlarıyla diledikleri gibi suistimal edip (sömürüp) ebedi hakimiyet kuracaklarını düşünüyorlardı. Bu perspektiften dünya Avrupa'dan başlayarak ‘doğu'ya ve ‘daha ötedeki doğu'ya (Şark-ı Baid) doğru uzanmakta, belli beşeri ve coğrafi havzalarda inkıtaa uğramaktadır."Ortadoğu", doğunun ortasındaki bölgedir (Şarku'l-Evsat).
Denilecek ki söz konusu isimlendirmenin ne sakıncası var?
Bu ismi kabul ettiniz mi, size bu ismi verene itaat eder, onun tarihi emelleri doğrultusunda hareket edersiniz. İsmin Arapça'da kök anlamlarından biri bir tepeciğe işaret koymak (burası bana aittir) veya hayvanı dağlamaktır. Zirvesine bayrak dikilmiş yer veya dağlanmış hayvan birisine ait demektir, yani onun mülküdür. Her iki anlamda isimlendirme bir temellükü ifade eder.
Fakat kişinin isimle olan ilişkisi bundan ibaret de değildir. İsmiyle müsemma olan kişi, kendisine verilen ismin anlam düzeylerine göre hissetmeye, dünyayı ve hayatı öyle algılamaya başlar. Bu yüzden İslamiyet'te çocuğun ebeveyni üzerindeki haklarından biri, ona güzel bir ismi vermeleridir. Siz Ortadoğu'da iseniz, merkez olamazsınız, bir başkasının merkezine göre kurgulanır, yapılandırılır ve elbette manipüle edilirsiniz.
Mesela Türkiye Soğuk Savaş boyunca NATO'da Sovyetlere karşı Avrupa'yı koruyan "güney kanat ülkesi" olarak tanımlandı. Şimdi de bir "köprü" olarak tanımlanıyor. Peki, kendimize soralım: Bir "kanat ülkesi" veya "köprü", kendini bağımsız özne, merkez, kendine özgü strateji belirleme iradesine sahip bir aktör görebilir mi? Kuşkusuz hayır!
"Ortadoğu" terimi ilk defa 1902 yılında Amiral Sir Alfred Thayer Mahan tarafından kullanıldı; Nasıl çekiç önüne çıkan her şeyi çivi olarak görüyorsa, Batı da dünyayı askeri kontrol ve nüfuz alanı olarak görür; tabii ki askeri kontrolün amacı ekonomik sömürü ve kültürel yabancılaştırmadır. Mahan, bugünkünden farklı olarak Arap yarımadası ile Hindistan arasındaki bölgeyi kastediyordu. Davidson, Ortadoğu'yu "İslam dini çerçevesinde oluşan bir jeopolitik birim" olarak görmekten yanaydı. Hogart ve Churchill bu kavrama Osmanlı egemenliğindeki Arnavutluk ve Balkanları da katmayı uygun gördüler. Bu iki zatın "Ortadoğu"dan büyük ölçüde anladıkları jeopolitik ve jeokültürel bir bileşimdi.
1930'larda İngilizlerin kendi denetimlerinde tuttukları iki sömürge merkezine göre ayırdıkları Hava Kuvvetleri Komutanlıklarından biri Irak'taydı, buna "Ortadoğu", Mısır'da olana da "Yakındoğu (Şark-ı Karib)" komutanlığı adını verdiler. Böylece Kuzey Afrika, Sudan ve Somali bu sınırlara dahil edildi; savaştan sonra sınırlar Libya'dan Afganistan'a kadar uzatıldı. Haritalar masa üstünde genç subaylar çizdiği için bir yeri bölgeye dahil etmek veya çıkarmak kolaydı; nihayet yeni bir değerlendirme yapılıp Somali çıkarıldı.
Son yıllarda aktüel hale gelen BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ve arkasından gelen KAGBOP (Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi) Fas'tan Hindistan'a ve Çin sınırına, Türkiye'den Kafkaslar ve güneyde Büyük Sahra'ya ve Yemen'e kadarki ülkeleri içine almaktadır. Belli ki, aktüel tanımlama, 1932 ve 1939'da İngilizler'in yaptığı tanımlamaya sadık kalınarak yapılmıştır. Bununla beraber BOP biraz daha genişletilmiş bir coğrafyaya işaret etmektedir; burada gözden kaçırılmaması gereken husus, İsrail'i bu kapsama dahil edenler tabii ki gelişi güzel bir şey yapmış değillerdir. Ürdünlü diplomat Hasan Ebunimah'a göre, BOP'un önemli amaçlarından biri, "İsrail'i bölge içine katma düşüncesine dayanır." Başka bir ifadeyle bölgeyi yeni bir patronajlık altına sokma projesi. Bu konuya saz sonra bir daha değinme fırsatım olacak.
Geçen asrın ilk çeyreğinde bugünkü Ortadoğu'nun sınırları çizildi; kim, hangi mezhep veya etnik grup, hangi bölgelerde siyasi hakimiyete sahip olacak konusu masa üzerinde karara bağlandı. Haritalar da cetvelle çizildi. Mesele şuydu ki, sınırları çizenler, taşları döşeyenler bu bölgenin halkları değildi; sömürgecilerdi. Osmanlı devleti dağılınca merkez de dağılmıştı.
Şimdi 21. asrın ilk çeyreğindeyiz, aradan 100 sene geçmiş bulunuyor. Taşlar yeniden döşeniyor. Geçen asırdan devraldığımız sorunlar bugün de karşımızda devasa duruyor. Aradaki tek fark, İsrail'in bir askeri ünite olarak dışarıdan getirtilip bölgenin tam kalbine monte edilmiş olması. Bölgeye yeniden şekil vermek isteyenler yine bölge halklarına fikirlerini sormuyorlar.
İsrail'in 2006'da Lübnan'a saldırdığı günlerde Telaviv'i ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rıce "Yeni Ortadoğu'nun zamanı geldi" diyordu. "Operasyon başlamıştır, bu bölgede yaşayan halklar isteyerek veya zorla bu değişime boyun eğeceklerdir. Şüphesi olan Beyrut'a baksın!" Ondan önce Dışişleri Bakanı Colin Paul "Değişmek istemeyenler üzerine birkaç bomba atılabilir" diyordu.
Anlaşılan şu ki, belki de eskisini aratacak "Yeni Ortadoğu"yu oluşturmak isteyenler üç ana enstrümana baş vuruyorlar:
a) Askeri güç ve işgaller (Afganistan, Irak, Filistin-Lübnan, Somali ve arkasından gelmesi muhtemel olan başka işgaller);
b) Siyasal rejim ve harita değişiklikleri;
c) İslamiyet'i, Neo-conların babası Norman Podhoretz'in deyimiyle 'Ortadoğu'dan kazımak' ve İslam dinini salt 'seküler ritüeller seviyesine indirgeyecek" projeleri eğitim, kadın hareketleri ve STK'lar (laik misyoner kuruluşlar ve Batılı fonlarca finanse edilen stratejik, ekonomik, sosyal, kültürel araştırma merkezleri) aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmak.
Şu veya bu kapsamda olsun, "Yeni Ortadoğu –artık Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) dememek lazım, çünkü bu isimlendirme tedavülden kaldırıldı; ama eskisi yürümeyeceğine göre ‘yeni Ortadoğu' mutlaka olacaktır-" üç önemli kurucu fikre dayanmaktadır:
1) Söz konusu projede Batı merkez alınmış, adına "Ortadoğu" denen bölge buna göre tanımlanmıştır. Başka bir ifadeyle Batı sabite, Ortadoğu değişkendir;
2) Davidson'ın dediği gibi Ortadoğu Müslümanların yaşadığı ve Batılılar için "öteki" olan bir coğrafyadır;
3) Bölge her durumda denetim altında tutulmaya, yeniden düzenlenmeye açık bir alandır.
Ortadoğu bir deli gömleğidir! Bölge halklarına giydirilmiş bu gömlek mi değişecek, yoksa bütün yapılar köklü bir reformdan mı geçirilecek? Öyle veya böyle. Ortada can yakıcı bir gerçek var ve biz bu bölgenin insanları, birilerinin üzerimize bomba yağdırmasına artık daha fazla izin vermeden değişme iradesini göstermeliyiz:
1) Bölge büyük bir değişime gebe, bu değişim iç dinamikler harekete geçirilecek sağlanmalıdır,
2) Değişim yapılırken müzakereci siyaset yolunu kullanmak gerekir; güç kullanılarak bölgeye empoze edilecek bir değişim projesi demokratik değil, bölgeye demokrasi de getirmeyecek;
3) Din bu bölgenin sadece tarihi ve kültürel kodlarını değil, sosyo-politik ve uluslar arası ilişkilerdeki temel kodlarını da teşkil etmektedir. Bölgenin ihtiyacı olan değişim ve demokrasi İslamiyet'i marjinalleştirerek, özel alana sıkıştırarak ve izafileştirerek bölgeye gelmez;
3) 20. yüzyılda ne olduysa, 21. yüzyılda da aynısı olmamalı. Tarih tekerrür etmez, ama tarihteki yanlışlar ve doğrular tekerrür eder. Yapmamız gereken geçen asrın yaşanmış acı tecrübelerinden dersler çıkararak, yanlışları ve hataları tekrar etmemek olmalıdır
Bu bölgede yaşayan etnik gruplar, farklı mezhep ve inançtan olan insanlar birbirinin yakını ve akrabasıdır. Eğer bizler kendimizi, köhnemiş kurumlarımızı ve yapılarımızı kendi özgür irademizle değiştirme gücünü gösteremezsek, birileri elbette bizi dışarıdan gelip değiştirmeye kalkışacaktır. Yakın tarihte yaşanan büyük acılar hep bunu göstermektedir.
xxx
Bölgenin bir türlü çözemediği dört temel sorunundan söz edilebilir. Bunlar da,
1) Hızla iç dinamiklerin harekete geçirilmesiyle demokratikleşmenin sağlanması, halkın karar mekanizmaları ve karar süreçleri üzerinde daha etkin hale getirilmesi.
2) Ekonomik kaynakların heder edilmekten kurtarılması ve her gün biraz daha büyümekte olan gelir bölüşümündeki eşitsizlik ve adaletsizliğin giderilmesi.
3) Bölgenin ana karakteristik vasfı olan İslamiyet'in ve Müslümanların küresel sistem tarafından dışlanıp kenara itilmesi, ötekileştirilmesi. Müslümanlardan istenen eğer modern hayata uyum göstereceklerse, Batılı hayat tarzına hiçbir itirazları olmayacak; kendi geleneklerine savaş açacak ve devamlı dinlerini suçlayacaklar. Bu kültürel sömürgeciliktir, arkasından askeri, politik ve ekonomik sömürüyü getirecektir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül, geçen hafta Suudi Arabistanı ziyareti sırasında "Batı'da gizli bir İslam düşmanlığı"ndan söz etti. Bunu yabana atmamak lazım. Küresel sistem, Sovyetlerin dağılmasından sonra kendine bir "öteki" ararken, İslamiyet'i ve Müslümanları "Deccal" olarak tanımlad, Müslümanları ötekileştirip şeytanlaştırdıı. Tarih boyunca da Batı'nın bilinçaltında Müslümanlar ve onların peygamberi "Deccal" olarak tanıtılıyordu. Batı, iki yüzlülük yaparak İslamiyet'i bilinçli bir biçimde sisteme dahil etmek istemiyor. Çünkü İslamiyet "içeri"ye alınırsa "dış tehdit", kendisine karşı mücadele edilecek "şeytan" politik sistemin dışına çıkmış olacak.
4) Sorunların anası olan Filistin sorunun hakkaniyete ve adalete göre çözülmesi. Bu sorun çözülmedikçe ne bölgesel huzur ve istikrar sağlanır ne dünya üzerinde güven tesis edilir. Bunun da tek yolu, İsrail'in BM'nin 242. kararına uyup işgal ettiği toprakları boşaltması; bölge ülkeleriyle iyi ve dostane ilişkiler kurmasıdır.
İsrail'in bilmesi gereken bir gerçek var: Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakub'a –Allah'ın selamı hepsinin üzerinde olsun-, yani 4750 yıllık bir tarihe göndermelerde bulunarak işgal ettiği toprakları elinde tutamaz; dahası Nil'den Fırat'a kadar uzattığı toprakları Arz-ı Mev'ud diye temellük etmeye kalkışamaz. Bu kıyamete kadar savaş ve çatışmaların bu bölgeden eksik olmayacağı anlamına gelir
Göz ardı edilen bir diğer nokta var ki, o da, bölge üzerinde hakimiyet kuran sömürgeci güçlerin bölgeden çekilirken, her noktada mutlaka potansiyel bir kriz bırakmaları; bilerek ve sistemli bir biçimde coğrafi, etnik ve siyasi hiçbir konuyu tam ve kalıcı çözüme kavuşturmadan, adeta gelecek zamanlara kriz ve çatışma sipariş etmeleridir. Bölgede komşularıyla şu veya bu çerçevede ihtilafı olmayan tek bir ülke yok; en azından bir iki konuda ihtilaflar kalıcı kılınmıştır. Dışarıdan bize dayatılacak yeni çözümler ve projeler aramızda yeni ihtilafların ve çatışma potansiyellerinin doğmasına sebebiyet verecektir.
Görülüyor ki, bölgenin içinde debelenmekte olduğu sorunların büyük bir bölümü, en can yakıcı olanları "Ortadoğu" tanımlaması gibi Batı tarafından bölgeye empoze edilmiştir. Ortadoğu'nun siyasi haritası, baskıcı rejimleri ve patolojik sorunları bize ait değildir; ne İslam'ın malıdır ne İslam tarihinden miras alınmıştır; Batılılarca getirilip kucağımıza bırakılmıştır. Bu çerçevedeki "Ortadoğu" eskisi ve yenisiyle İslam dünyasına Batı tarafından giydirilmiş bir deli gömleğidir. Özgürleşmenin ilk adımı bu gömleği üzerimizden, ama önce zihin dünyamızdan çıkarıp atmak olmalıdır.
Son bir nokta: Her platformda dile getiriyoruz:
Bölgemiz tarih boynuca büyük devletler ve imparatorluklar tarafından yönetilmiş; bu büyük devletlerin veya imparatorlukların açtıkları geniş şemsiyenin altında dinler, mezhepler, etnik gruplar bir arada yaşamışlardır. Bölgemizde hala farklı dinden, mezhepten ve etnik gruplardan olan insanlar sırt sırta, yan yana yaşamaktadırlar. Saf etnik veya mezhebi galaksiler yaratmak büyük acılara yol açabilir.
Öyle kritik bir dönemden geçiyoruz ki, bölge yeniden şekillenirken ve eğer bölgeyi şekillendirecek olan biz bölge halkları olacaksak, bilmemiz gereken temel bir gerçek var: tek bir ulus devlet, tek bir etnik grup veya tek bir mezhep kendi çıkarını koruyarak bu krizin içinden çıkamaz.
Geçmişte bazı etnik gruplar haksızlığa uğradıysa –ki bunların başında Kürt halkı geliyor; ben burada Enfal baskınında ve Halepçe'de hayatını kaybeden binlerce masum Kürt kardeşimizi rahmetle ve saygıyla anıyorum- bunun bir daha tekerrür etmesi gerekmez. Türkler ve Kürtler, Araplar ve Farslar; Sünniler ve Şiiler yeni bir dünyanın kurulması için çok daha zengin bir muhayyileye sahip olmalıyız. Birbirimize emretmeden, birbirimizin temel hak ve özgürlüklerini kısıtlamadan, kimliğimizi inkar etmeden karşılıklı diyalog, hoşgörü, dayanışma ve ortak çıkarla acılara son verebiliriz.
Ortadoğu'yu kendi irademiz, kaynaklarımız ve zengin mirasımızla üzerimize giydirilmiş bir deli gömleğinden, hepimizin evi yapabiliriz.
Bunu yapmak zorundayız, çünkü ya birleşerek büyüyeceğiz veya çatışarak boyun eğeceğiz.
Sözlerimi Türkiye'de milyonlarca bağlısı olan büyük Kürt İslam alimi ve entelektüeli Bediüzzaman Said Nursi'nin bir sözüyle bitiriyorum:
"Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal!.."
Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim…

 
ORTADOĞU'NUN GELECEK PERSPEKTİFİ: YA ÇATIŞMA, YA UZLAŞMA » Sayfa Başı
 

Dünyanın en önemli kriz bölgelerinden biri olan Ortadoğu'nun geleceği ile ilgili bir perspektif ve öneriler ortaya koymadan önce bölgenin geçmişi ve bugünü ile ilgili bazı tespitlerin belirtilmesinde yarar vardır.
Bölge tarihin derinliklerinden bu yana:

1.FARKLI DİNLERİN (Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik,Yezidilik, Zerdüştilik…)
2.FARKLI MEZHEPLERİN (Sünni, Şii, Alevi, Dürzi, Nusayri, Ortodoks,Katolik,Protestan..)
3.FARKLI HALKLARIN (Arap, Türk, Kürt, Fars, Arami…)
4.FARKLI SINIFLARIN (Zengin-fakir, köylü-şehirli…)
Bir arada yaşadıkları bir yapıya sahiptir. Farklı din ve mezhebe bağlı halklar çoğu kez aynı şehirde , hatta aynı köyde birlikte yaşamaktadır.Batı toplumunda görüldüğü gibi katı sınırlarla belirlenmiş bir ayrışma ve arındırma mevcut değildir. Geçmişte zengin ve fakirler bile aynı mahallelerde birlikte yaşamışlardır.Zengin-fakir ayırımının gittikçe belirginleştiği ve yaşama alanlarının ayrıştığı mevcut durum ise modern zamanın ürünüdür.

ORTAK ÖZELLİKLER

Bölge EKONOMİK olarak bir bütünlük teşkil etmektedir.
1.Tarım ve hayvancılıkla ilgili üretim Birinci Dünya Savaşından sonra büyük zarara uğramıştır. Yazları kuzeydeki yaylalara,kışları ise güneydeki ovalara göç eden hayvancılıkla uğraşan göçebeler mevcut sınırlar çizildikten sonra bu durumu sürdüremez duruma düşmüşlerdir.
2.Bölgenin su kaynakları ortaktır.Özellikle Dicle ve Fırat nehirleri olmak üzere bölgenin tarım ve içme suyu ihtiyacını sağlayan nehirler aynı havzadan beslenmektedir.
3.Kadim zamanlardan beri Akdeniz üzerinden yapılan ticaret Beyrut ve Halep yoluyla Musul ve Bağdat'a oradan da İran ve Azerbaycan içlerine; Halep ve Musul hattındaki ticaret de Diyarbakır üzerinden Kafkasya'ya ulaşmaktaydı. Bugün de bu Pazar birbirine muhtaç durumdadır.
4.Günümüzdeki petrol ve doğalgaz üretiminde de bölgeyi bir birinden ayırmak neredeyse imkansızdır.Azerbaycan petrollerinin de, Irak petrollerinin de dünyaya açılma güzergahları aynıdır. Tüm bir bölgenin enerji nakil hatları birbirine bağlıdır.
5.Bölgedeki halkların kültürel dokuları büyük benzerlikler göstermektedir. Aile içi ilişkiler,aile yapıları,nişan, düğün, taziye ve yemek kültürleri birbirinden etkilenmiştir.
6.Özellikle Müslüman halkların (Türk, Kürt, Arap, Fars) birbirleriyle yaptıkları evlilikler ve yaşam alanlarının iç içe olması ortak paydaları daha da arttırmıştır.

GÜNÜMÜZDEKİ KRİZ ALANLARI

1.İsrail-Filistin sorunu
2.Kürt sorunu, Kürtlerin statüsü
3.Sünni-Şii ayrışması
4.İslamcılarla Laikçiler arasındaki çatışma
5.Gelir dağılımındaki çarpıklık, yoksulluk

ORTADOĞU BARIŞININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER

1.İsrail Devleti'nin Nil'den Fırat'a kadar uzanan Siyonizm düşüncesi
2.Laikliği klasik tanımının da ötesinde topyekûn bir İslam düşmanlığı olarak algılayan Batı destekli 'Laikçi' yönetimlerin bir uzlaşma ve geçiş dönemi arayışına gireceklerine halklarıyla çatışmaya devam etmeleri
3.İran'ın Şiiliği bir 'Ulus Devlet' formatında uygulamada ısrar etmesi
4.Körfez ülkelerindeki emirlik ve krallıkların demokratik, şeffaf bir düzene geçememeleri
5.Trilyonlarca Dolarlık petrol gelirlerinin hiçbir ciddi yatırıma ve gelecek tasarımına dönüşmemesi.

BÖLGEDEKİ GÜÇ MERKEZLERİ

1.İRAN
2.TÜRKİYE
3.MISIR
4.İSRAİL
Bölgenin siyasi, kültürel ve ekonomik hayatında oldukça etkili ve belirleyici olan bu ülkelerden İran dünyadaki hâkim sistemle çatışmakta, Mısır ise büyük oranda tam bir teslimiyet içine girmiş bulunmaktadır.Türkiye ise Batı ittifakı içinde yer almakla birlikte özellikle son yıllardaki politikaları göz önünde bulundurulduğunda ne tam bir teslimiyet ne de tam bir çatışma politikasını benimsemiş gözükmektedir.
İsrail'in konumu ve politikaları ise tamamen farklıdır.Uzlaşma ve birlikte yaşama ile ilgili bir tez ve politika ortaya koymamaktadır.

GELECEK PERSPEKTİFİ

Bölgenin geleceğinde çok genel bir tanımlamayla iki ihtimal bulunmaktadır:
1.AYRIŞMA VE ÇATIŞMA
2.UZLAŞMA VE BİRLİKTE YAŞAMA

Büyük Ortadoğu projesi Birinci ve İkinci Körfez Savaşlarında tüm Ortadoğu'ya DEMOKRASİ ve REFAH vaat etti.Sonuç olarak gelinen noktada refah gelmediği, yoksulluk daha da arttığı gibi bırakınız uzlaşma ve demokrasiyi dini, mezhebi ve etnik çatışmalar daha da arttı ve bir milyondan fazla insan öldü.
Büyük Ortadoğu projesi uygulayıcıları ve uygulamalarıyla birlikte iflas etmiştir ve YENİ BİR ORTADOĞU PROJESİ'ne ihtiyaç vardır.Bu yeni proje Ortadoğu'nun tarihi, kültürü, coğrafyası ve mevcut realitesiyle barışık olmak zorundadır.
AYRIŞMA VE ÇATIŞMA: Bölgeyi dini, mezhebi ve etnik olarak ayrıştırma ve arındırma mümkün değildir. İstanbul, Şam, Halep, Musul, Kerkük,Urfa, Diyarbakır,Adana Tebriz,Tahran,Bağdat ve Urmiye gibi yüzlerce şehir ve kasabada farklı dinlere, mezheplere ve dillere sahip halklar birlikte yaşamaktadır.
'TEKLEŞTİRİCİ ve ÖTEKİLEŞTİRİCİ' bütün projeler kıyamete kadar 'savaş' demektir.
Bu durumu göz önünde bulundurmayan veya aksine bilerek ve tasarlayarak kasten çatışmacı siyasetten 'yarar' uman güç odaklarının reçeteleri bölgeye huzur getirmeyecektir.
Bugün dünyanın en büyük petrol yataklarının üzerinde bulunan Kerkük halkı Türkmeni, Kürdü, Arabı Müslüman ve Hıristiyan'ı ile aynı sefalet ve perişanlığı yaşamaktadır.

KISA VADEDE OLABİLECEKLER VEYA OLMASI GEREKENLER

1.Türkiye birçok nedenden dolayı bölgede MERKEZ ÜLKE olma özelliğindedir. Türkiye'de devam etmekte olan demokratikleşme ve dünyaya entegre olma süreci desteklenmeli ve Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci desteklenmelidir.Türkiye AB'ye alınsa da alınmasa da demokratik ve şeffaf bir ülke olma yolunda ilerlemelidir.
2.Kürdistan Bölgesel Yönetimi demokratik bir yapıda olmalıdır. Klasik Jakoben bir 'Ulus-Devlet' anlayışı yerine çağdaş, demokratik bir hukuk devleti anlayışı benimsenmeli, bölgede yaşayan Türkmen,Arap,Nesturi, Asuri,Süryani, Keldani, Yezidi tüm halklara eşit seviyede vatandaşlık hukuku uygulanmalıdır. İslam karşıtı 'laikçi' yaklaşımlardan özellikle kaçınılmalıdır.
3.Kerkük ve mümkünse tüm Türkmenler Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ne bağlanmalıdır. Halen yarıdan fazlası Şii olan Türkmenlerin bir kısmı mezhebi politikaları takip etmekte, bir kısmı merkezi hükümete bağlı bulunmakta, bir kısmı ise Erbil ve çevresinde olmak üzere Kürdistan Bölgesel İdaresi hudutları dahilinde yaşamaktadır. Üçe bölünmüş durumdaki bu yapı Türkmenleri her geçen gün eritmektedir.Her üç kesiminde aynı bölgeye bağlanmaları halinde Irak Türkmenleri Kürdistan Bölgesi içinde %30 luk bir nüfusa sahip olacak ve her türlü hakları çok daha fazla teminat altında olacaktır. Bugüne kadar uygulanmış bulunan bunun tam tersi politikalar Türkmenlere hiçbir fayda sağlamamıştır. Kerkük petrollerinin Kürdistan Bölgesel İdaresi'nin yönetimi altına girmesinden çekinilmemelidir.
3. Türkiye ve Kürdistan Bölgesel İdaresi arasındaki her türlü siyasi, kültürel ve ekonomik her türlü ilişki güçlendirilmeli, vize ve gümrük kaldırılmalıdır. Entegrasyon en üst düzeyde olmalıdır.
4.Bir sonraki aşama olarak Türkiye, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Ermenistan arasında geçmişte Hollanda, Belçika ve Luxsenburg arasında olan Benelux anlaşması benzeri bir yapı hayata geçirilmelidir.
5.Uzun vadede ise İran'dan Arabistan'a kadar tüm bölge aynı entegrasyona dahil edilmelidir.

ENTEGRASYONDA EN ÖNEMLİ İKİ UNSUR.

1.ORTAK ÇIKARLAR VE MECBURİYET: Yukarıda özet olarak anlattığımız nedenlerden dolayı bölgenin enerji nakil hatlarından tarıma; ticaretten su kaynaklarına kadar çıkarları ortaktır. İç içe yaşadıklarından dolayı bütün halkların birlikte yaşama mecburiyeti vardır.
2.İSLAM DİNİ: Bölge halklarının en büyük ortak paydası İslam dinidir. Bölge ile ilgili senaryolar hazırlayanların ısrarla görmedikleri veya görmek istemedikleri en çarpıcı gerçek budur.

İslam dinini bölgedeki gelecek tasavvurunun dışında görmek ve tutmak isteyenler İslamı ve Müslümanları da manipüle etmektedirler. Bu meyanda:
1.İslam ve Müslümanlar terörize edilmek istenmektedir.
2.İslam dini ve tüm Müslümanlar modernlik karşıtı, çağın tüm değerlerine düşman 'gericiler' olarak ötekileştirilmektedir.

Şüphesizki İslam dini ve onun mensupları olan Müslümanlar Batı Medeniyeti'nin bugün iflas etmiş olan modernlik ve post modernlik anlayışından farklı bir dünya, insan ve hayat tasavvuruna ve medeniyet anlayışına sahiptirler. Ancak bunu kendi tüm yanlışlarını doğru Müslümanların tüm doğrularını yanlış ve'terörizmle' damgalamak en büyük saptırmadır.

İSLAM DÜNYASININ İÇ SORUNLARI

Günümüz İslam dünyasının da kendi içinde siyasi ve fikri sorunları bulunmaktadır:
1.Neo Selefizm adı altında çok dar ve şekilci bir İslam anlayışı
2.Tasavvufu ve Sufiliği esas özünden ve İslam Şeriatından uzaklaştırmış bulunan Hurafelerle dolu tarikatlar
3.Siyasette büyük oranda tarihteki Hariciliği çağrıştıran ve yer yer anarşizme varan yaklaşımlar.
4.Ilımlı İslam adı altında İslamı Protestanlaştırma ve adeta 'gazı kaçmış gazoz' misali namaz kılan, oruç tutan ve 'arınmak' için yılda bir sefer Hac'ca veya umreye giden kapitalistler haline getiren anlayış.Modern dünyaya 'özünde itirazı' olmayan şekilci bir İslam anlayışı kendini inkardır ve bir aldatmacadır.
İslam dünyası bugün şu konuları ciddi anlamda düşünmektedir:

1.Modernizm ve Post modernizme karşı tüm insanlığa yeni bir TASAVVUR ortaya koyulmalıdır.Bu meyanda yeni bir TECDİD ve İHYA' YA ihtiyaç vardır.
2.Günümüz dünyasında gittikçe yalnızlaşan, çaresizleşen mutsuzlaşan insanın SELEFİ bir TASAVVUF'a ihtiyacı vardır.
3.Müslümanların kendileri gibi düşünmeyen Yahudi, Hıristiyan, Budist ve ateistlere karşı anlayışlı ve yeni bir birlikte yaşama modeli üzerinde düşünmeleri gerekmektedir.

SONUÇ:Bölge çatışma ve ayrışma yerine mutlaka birlikte yaşamanın yolunu bulmalıdır. Bölgedeki tüm halkların kaderleri ortaktır.Hiçbir halkın kendi geleceğini ve mutluluğunu diğerinin felaketi üzerine kurması mümkün değildir.Ya hep birlikte kazanılacak veya hep birlikte kaybedilecektir.

ALTAN TAN

 
Konuşmanın en iyisi en kısa olanıdır.

Sayin Vali, Sayın Rektör, Sayın Yazarlar Birliği Başkanı,
Degerli bilim adamlari, basın mensuplari, kıymetli ogrenciler, bayanlar ve baylar
Irak'taki görevimin 3 yılını doldurduğum bir dönemde ikinci kez Erbil'e gelmekten ayrı bir mutluluk yaşıyorum.
Medeniyetleri beşiklik etmiş insanlığın son on bin yılını kucaklamış olan bir kardeşlik şehrine bu ikinci ziyaretimde sizlerle beraber olmaktan bahtiyarlık duyuyorum.
Öncelikle Barış ve Geleceği Birlikte Aramak temalı bu önemli toplantıyı Erbil'de düzenlemek fikir ve inisiyatifini sergileyen organizatörleri ve ev sahiplerimizi Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı sayın Ali Babacan, Bakanligimiz, Bağdat Büyükelçimiz Sayın Derya Kanbay, şahsım ve mesai arkadaşlarım adına kutlamak istiyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.Gösterdiğiniz sıcak ilgiden dolayı teşekkür ediyorum.
Barış ve Geleceği birlikte aramaya, sizlerle birlikte aramaya hazırız.Buradayız , yanınızdayız ve beraber yürüyeceğiz.
İzin verirseniz sözü uzatmadan bugünün anlamını oldukça iyi ifade ettiğini düşündüğüm bir hoyrat okumak istiyorum sizlere.

Şair şöyle demiş :
Er, bilini(r)!
Unutma Erbil'ini
Hoş günde herkes güler
Zor günde er bilini (r)…

Değerli dostlar, Barış ve geleceği Birlikte arayalım… Türkiye Cumhuriyeti Irak'tadır. İyi günde de, zor günde de Irak'ın "Er"leri ile beraberdi… Bugün de beraberdir... Herkesin Irak'tan kaçtığı , Irak'ı yalnız bıraktığı, Irak'ı kendi kaderi ile baş başa terk ettiği bir zamanda Türkiye, Irak'ı her zamankinden daha fazla kucaklamıştır ve kucaklamaktadır. Biz, bunun somut deliliyiz...

Ülkenizde, topraklarınızda, bölgenizde siz kardeşlerimizle el sıkışabilmek; iyi günde ve zor günde sizinle aynı havayı teneffüs etmek benim için bir fedakarlık değil, onurlu, zevkli bir görevdir.

Komşunun bahçesinde yangın olduğunda, onu birlikte söndüremezsek, komşunun bağındaki meyvelerin tadına da beraber varamayız.

Değerli dostlarım

Aranızda derin bilim ve fikir insanları var. Her iki ülkeden, her iki topluluktan… Ve önümüzdeki 48 saat içerisinde bu değerli insanlar bilgi ve fikir birikimlerinden bizleri yararlandıracaklar. Ben, burada benim penceremden görebildiğim kadarı ile bir iki düşüncemi dile getirmeye çalışacağım. Türkiye Cumhuriyeti ile Irak Cumhuriyeti arasındaki, bu meyanda, Irak'ın Kuzeyindeki Bölgesel Kürt Yönetimi arasındaki ilişkilere değineceğim.

Her şeyden önce Türkiye- Irak sınırı, Irak'ın Avrupa sınırıdır.
Türkiye, Irak'ın batıya açılan penceresi değil, kapısıdır. Bu kapı ardına kadaraçık. Hiç kapanmadı ve kapanmayacak.Bu neyi temsil ediyor?İleri – geri kalmış şeklindeki ayrımları, kültürler, uluslar, medeniyetler ve kavimler çatışması kavramlarını doğru bulmuyorum. Zira, Türkiye Cumhuriyeti ile Irak arasındaki sınır, dünyada medeniyetler çatışması, dinler ve kültürler çatışması diyaloglarının senaryolarının yoğun olarak tartışıldığı bir ortamda, benim kanımca ihtilaf ve çatışmaların değil, kültürler ve medeniyetler barışmasının cereyan edeceği nadir ve şanslı noktalardan birisidir.
Çağdaşlık, modernite, yüksek teknoloji, bilim ,demokrasi ,özgürlük, ilerleme, refah, istikrar, kalıcı barış, çok kültürlülük, toplumlar - insanlar ve milletler arasında bir arada yaşama ruhu… İşte tüm bunların mihenge vurulacağı ve tarihin önemli dönüm noktalarından birisinin tayin edileceği sınır, Türkiye - Irak sınırıdır. Ve göreceksiniz, o mihenk taşına vurulduğu zaman bu sınırın "altın" olduğunu herkes görecek... Çünkü sınırın her iki tarafında yaşayan halklar birbirleriyle kardeştirler... Etle tırnak gibidirler… Birbirlerinden ayrılamazlar…

Sayın Vali, ülkem ve halkım hakkında demin sarfetmiş olduğunuz nazik sözlerden dolayı teşekkür ederim.
Önceki konuşmacıların ifade buyurdukları hususları şahsen ve ilke olarak paylaşıyorum.
Barışı ve geleceği birlikte aramak… Bundan daha mukaddes bir vazife olamaz... Bu kadar insanı bir araya getirebildiğiniz için sizleri bir kez daha tebrik ediyorum.
Günümüz dünyasında her ne kadar küresel ekonomik bulanımın tsunamisi üzerimize doğru adım adım geliyor gibi görünse de, Türkiye ile Irak arasında, hem bölgesel, hem ulusal, hem de, Irak üzerinden üçüncü ülkelerle ekonomik işbirliği, ticari işbirliği, sınai işbirliği gelişmeye devam edecektir. Müşterek amaçlara, ortak kalkınmaya hizmet edecek altyapıların birlikte tasarlanması, birlikte uygulanması için namütenai imkanlar vardır.

Erbil şehri hakkında çok şey işittim… İşittiklerimden daha fazlasını okudum... Fotoğraflarını da görmüştüm.Ancak Erbil'i bilfiil ziyaret edene kadar burada gerçekleştirilen küçük 21. yüzyıl mucizesini tasavvur ve tahayyül edememiştim. Bu şehrin insanları ile Türkiye'mizin güzel insanları, bir bölümüne benim merkezde masa başında şahit olduğum son 15 yılın gelişmeleri içerisinde büyük aşama kaydetmişler..Irak'ı biraz dolaşırsanız, sonra Erbil'e geri döndüğünüzde veya bu bölgedeki başka ülkeleri ziyaret ettikten sonra Erbil'e geri döndüğünüzde burada gerçekleştirilen mucizeyi hakikaten daha iyi idrak ediyorsunuz.Bu da, küreselleşmenin tanım gerektirmeyen, fazla okuma ve izahat gerektirmeyen, sözlüklere bakmayı da gerektirmeyen önemli bir boyutunu gösteriyor. Günümüzde artık devletlerin, yerel yönetimlerin, bürokrasilerin erişemedikleri ince kılcal damarlara ulusal ve uluslar arası finans çevreleri, müteşebbis sektör, mühendisler ve hatta gönderen ve kabul eden ülkelerin düz işçileri çok büyük bir rahatlıkla erişebiliyor ve onları besliyorlar.

İşte Irak insanının, işte Türk insanının el ele verdiğinde yapabildikleri ortada... Dünyanın en büyük siyasal güçlerinin, finansal güçlerinin, askeri güçlerinin başaramadığını göz açıp kapayana kadar gerçekleştirmişler… İnsan ömründe 15 yıl uzun bir süre olabilir.. Ama milletlerin, devletlerin, toplumların yaşamında, tarihinde 15 yıl, göz açıp kapayana kadar geçen kısalıktadır. Perdeyi kapatıyorsunuz, yeniden açtığınız zaman bakıyorsunuz bir mucize ortaya çıkmış.

Erbilliler… Kuzey Iraklı Kürt kardeşlerim…Sizleri kutlarım… Ve bu esere katkıda bulunan Türk dünyasını, Türkiyemizden gelen müteşebbislerimizi de canı gönülden kutlamak istiyorum.Gördüklerim benim için hakikaten büyük bir gurur vesilesidir.

Birlikte kalkınmak; çağımızın tabularını, küskünlüklerini, eski görülmemiş hesaplarını, nefret ve intikam duygularını güneşin altında birlikte yıkayıp, onları sevgiye dönüştürebileceğimiz çok geniş bir alandır.Gelin bu alanda daha yoğun çalışalım.Ben de hizmetinizde olayım. Hepinize tekrar teşekkür ediyorum.
Konferansınızın başarılı olmasını diliyorum.
Başkonsolos
 
Birlikte Yaşama İradesi: » Sayfa Başı
 

Eğitim

Toplumları dönüştürmede belkide en önemli etken olan eğitim aynı zamanda toplumlar arası ilişkilerde de belirleyici olabilmektedir. Hayatın ilk dönemlerinden itibaren yapılan telkinlerle insanların kafasında oluşturulan kabullerin daha sonra değiştirilmesi oldukça zor olmaktadır. Bu nedenle toplumların kendilerinden olmayanı tanımlarken daha kucaklayıcı ve kuşatıcı olmaları önem kazanmaktadır.
Farklı kültürlerin/inançların/etnisitelerin/ülkelerin birlikte yaşamasında eğitimin katkısı farklı başlıklar altında incelenebilir. Bu konuşmada konu başlıca üç başlık altında incelenecek ve teorik yaklaşımların yanında pratik uygulamalardan da örnekler verilecektir.

1-Eğitim düzeyi yüksek toplumların birlikte/barış içinde yaşama iradesini göstermeleri
2-Eğitim programlarının içerikleri ve özel eğitim programları ile ‘birlikte yaşama iradesini' desteklemeleri
3-Eğitimin ortamını ve eğitim alma alma prosedürünü ‘birlikte yaşama'yı öğrenme için bir zemin haline getirme

1- Eğitim düzeyi yüksek toplumların birlikte/barış içinde yaşama iradesini göstermeleri:
Toplumların kültür düzeyleri yükseldikçe problemleri daha rafine olarak algılamaları ve çözmeleri beklenir. Bu konuda en iyi örneklerden biri yüzyıllar boyu kanlı savaşlar yapan Avrupa ülkelerinin, özellikle Almanya ve Fransanın, Avrupa Birliği olgusu ile eski düşmanlıklarını gömmeleridir. Ancak burada AB olgusunu sadece iyi eğitim ve yüksek kültür düzeyi ile açıklamak doğru olmaz. Şüphesiz bu birçok faktörün etki ettiği bir sürecin sonucudur. Bununla birlikte kabul etmek gerekir ki AB ülkelerinde halkın yüksek kültür düzeyi, tarihi müktesebatın iyi değerlendirilmesi, açık toplum olgusu, geçmişteki çok sayıda kötü tecrübeden alınan dersler ve demokrasinin işletilmesi daha önce kıyasıya savaşan toplumların bir arada yaşamak üzere ortaklık kurmasıyla sonuçlanmıştır. Aynı zamanda, toplumlardaki ‘bir arada yaşama ve ortaklık kurma' olgusu rekabetin bittiği anlamına gelmemektedir. Ancak birlikte yaşamanın daha çok getirisinin olacağına toplumun/toplumların kahir ekseriyeti ikna olmuştur.
Eğitim düzeyinin yükselmesi ile toplumlar arası rekabetler daha yumuşak ve karşı tarafı yoketmeyi değil etkilemeyi/etkin olmayı hedefleyen bir şekil almaktadır. Artık rekabetin amacı belli kurallar içindeki yarışta öne geçmektir. Eğitimin insanların/toplumların irrasyonel değerlendirmelerini azalttığı ve başkalarını anlamada onlara yararlı olduğunu kabul etmek doğru bir yaklaşım gibi görünmektedir.

2- Eğitim programlarının içerikleri ve özel eğitim programları ile ‘birlikte yaşama iradesinin' desteklenmesi:
Eğitimin içinde ‘birlikte yaşama'nın öğretilmesi oldukça önemli bir konudur. Formel eğitim içerisinde insanlara temel vatandaşlık ve insanlık değerlerinin öğretilmesi hedeflenmektedir, ancak bu başlıkların içerikleri her zaman ‘birlikte yaşamayı' desteklemez. Hatta çok defa bu başlıklar altında başkalarını ‘ötekileştiren' bir eğitim verilebilmektedir. Bununla ilgili en sık gündeme gelen hususlardan biri okul kitaplarında başka toplumlara, özellikle geçmişte savaş yaşanmış veya hala çatışmaların yaşandığı toplumlara yönelik düşmanca ve küçültücü ifadelerle doğruluğu tartışmalı bilgilerin yer almasıdır. Burada verilen bilgilerin ‘doğru' olması bu mahsuru ortadan kaldırmaz. Özellikle ilk ve orta öğretimdeki çocukların algılamalarında meydana getirdiği etki daha belirleyici bir unsur olarak düşünülmelidir. Özellikle ilkokul ve orta okul dönemlerinde verilen bilgilerin daha kalıcı olduğu da unutulmamalıdır.
Bu bağlamda ‘bölgemizde birlikte yaşama kültürü'nün geliştirilebilmesi için özellikle okul kitaplarında okutulan tarih, coğrafya ve günlük hayatla ilgil bilgilerin daha dikkatli, barışçı ve kucaklayıcı bir dille yazılmasına dikkat etmek gerekmektedir. Aslında burada verilen bilgilerden daha önemlisi çizilen imajın olumlu olmasıdır. Özellikle dini değerler, kültürel öğeler, tarih, coğrafya, temel siyasal bilgiler gibi konularda kendi toplumu dışında kalanları iyi resmeden ve onları rencide etmeyen bir uslubun seçilmesi şarttır. Başkalarını ötekileştirerek ve düşman haline getirerek sağlanmaya çalışılan kimlik tanımlamaları asla kabul edilemez olduğu gerçeğine herkes saygı göstermektedir.. Malesef çok sayıda olumsuz örnekte kimlik tanımlamaları başkalarının düşmanlığı üzerine kurulmaktadır.
Türkiye ve komşu coğrafyalarda yaşayan farklı topluluklar arasında ilişkilerin iyileştirilmesinde eğitim süreçlerinin gözden geçirilmesi ve karşılıklı doğru ve olumlu mesajların eğitim döneminde verilmesinin oldukça işlevsel araçlar olduğu kanaatindeyim. Kaldı ki Türkiye, komşularının hemen hepsiyle birçok tarihi ve kültürel ortak paydalara sahiptir. Bu toplantının ana başlığını dikkate alacak olursak barış içerisinde birlikte yaşamaya eğitimin katkıda bulunması için eğitimin içeriğinin de buna uygun olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Bölgede yaşayan her devletin ve her topluluğun bunu dikkate alarak okul kitaplarını ve çocuklar için eğitici programları gözden geçirmesini beklemek hakkımızdır.
Bu yaklaşım içerisinde aynı topraklarda karışık olarak yada yanyana yaşayan farklı dini, etnik yada siyasi grupların birbirlerini tanımalarında ve doğru algılamalarında eğitimin önemli bir fonksiyon görebilmesi için bazı adımların atılması gerekmektedir. Biliyoruz ki sosyal bilimlerde çok defa kesin doğrular ya yoktur ya da bilinen doğrular farklı yorumlamalara müsaittirler. Bu nedenle eğitim süreci içerisinde kimlik, siyasal ilişkiler, inançlar ve tarihi perspektif gibi birçok konuda farklı bakış açılarıyla farklı değerelendirmelere ulaşmak mümkündür ve bu konuların çok azında tam bir mutabakat sağlanabilir. Bu da o ülkedeki aydınların bu konuda karşılıklı mutabakat sağlamaları ile olabilir.
Eğitim başlığı altında ‘özel olarak birlikte yaşamanın öğretilmesi' de ciddiyetle ele alınması gereken bir durumdur. İnsanların her konuda uzun ve yorucu eğtitimler almalarına karşılık birlikte yaşama ve toleransın öğretilmemesinin ciddi bir eksiklik lduğunu düşünen bilim adamı sayısı hiç de az değildir. Günümüzde bu konuda yapılan bazı çalışmalar varsa da konunun geliştirilmeye ihtiyacı vardır.

3-Eğitimin ortamını ve eğitim alma alma prosedürünü ‘birlikte yaşama'yı öğrenme için bir zemin haline getirme
Eğitimin dönüştürücülüğü ve birlikte yaşamanın öğretilmesinden daha da önemli olduğunu düşündüğüm husus eğitim ortamındaki tabii öğrenme/hazmetme ve bunun davranış haline dönüşmesi vak'asıdır. Şöyle düşünelim; kendi köyünde/mahallesinde okula giden, kendi tarlasında/fabrikada çalışan, belki sadece kasabasına/şehir merkezine inen, basın-yayın organlarından seçici algıyla kendi zihnini yormayan basit ve eğlendirici konuları dinleyen/seyreden/okuyan bir kişi kendinden olmayanla ilgili nasıl bir yargıya sahip olur? En azından kendinden farklı giyinen, inanan, farklı ve anlamadığı bir dil konuşan insanlarla ilgili ne düşünür? Onlarla ilgili anlatılan gerçek dışı ve abartılı haberleri nasıl değerlendirir? Şüphesiz bu kişiye ‘ötekiler'le ilgil anlatılan şeyler çok daha etkili olacaktır.
Hiç zenci olmayan bir şehirde görülen ilk zencilerin birçok kişi tarafından ‘yamyam' olarak nitelendirildiğini sıklıkla duyarız. Bunu önlemek için o kişilerin televizyon ekranında değil bizzat gerçek hayatta zencileri görmesi, aynı sınıfta oturması, aynı kantinde çay içip muhabbet etmesi gerekmektedir. Ancak o zaman bu kişilerin ten renginin siyah oluşunun bir oumsuzluk yada aşağılık oluşturmadığına inanacaklardır. Günlük hayat içerisinde ayrımcılık ve dışlamanın ortadan kalkması için aynı eğitim ortamını paylaşma çok önemli bir dönüştürücü etken olabilmektedir. Bizim coğrafyamızda ırkçılık, dini ayrımcılık ve benzeri aşırı düşünceler tarih içinde ciddi temele sahip değildir. Ancak zaman zaman kamu otoritesi eliyle yada grup psiklolojisiyle bu tarz davranışlar teşvik görebilmektedir.
Eğitim ortamını birlikte paylaşmanın pozitif etkisine en tipik örneklerden biri Türk NGO'ları tarafından dünyanın birçok yerinde açılan okullardaki hoşgörü ve kardeşlik öğretisinin başarısıdır. Bölgemizde de görüldüğü üzere farklı etnik, dini ve siyasi gruplardan gelen çocuklar aynı ortamı paylaşarak birbirlerini tanımakta ve birlikte yaşama kültürünü içselleştirmektedirler. Bu örnekler dünyanın farklı coğrafyalarında açılan benzer okullarda aynıyla yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Temel felsefesi ‘insanları önce insan olarak kabul etmek' olan bir yaklaşımla toplumlardaki çeşitlilik kavga nedeni olmaktan çıkıp zenginliğe dönüşmektedir. Coğrafyamızdaki kültürel arkaplana ve birikime baktığımız zaman bu felsefenin coğrafyamızda zaten hakim felsefe olduğu açıktır. Zaman içinde daha çok dıştan gelen etkilerle aşırı milliyetçi, bağnaz, dışlayıcı ve radikal akımların etkili olabildiği görülmekle birlikte halkın çoğunluğunun algısı değişmemiştir.
Yunus Emre'nin bir deyişinde ifade ettiği gibi eğitim tanış olmanın başlangıcını oluşturmaktadır.
Yunus,
Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim, sevilelim
Bu dünya kimseye kalmaz

Diyerek tanış olmanın, birbirini tanımanın, birlikte olmanın başka ortaklıklara ve sevgiye kapı açacağını ve temel felsefemize uygun olarak ‘dünyanın fani' oluşunu idrak etmenin aradaki kavga ve çekişme unsurlarını ortadan kaldırmaya yardım edeceğini söylemektedir.
Birlikte yaşamanın yollarını ararken mevcut eğitim imkanlarına bakmamız gerekmektedir. Bu konuda özellike Türkiye'nin ciddi adımlar atmasının zamanı geldiği kanaatindeyim. Bilindiği gibi Irak uzun yıllar dünyaya kapalı kaldı, savaşlar yaşadı, ambargolar gördü, birçok aydınını kaybetti. Şimdi de Irak genelinde yaşanan terör ve güvensizlik ortamı (Özerk Bölge'de yaşanmasa da etkileri hissedildi) bir çok akademisyenin ve eğitimcinin bölgeyi ve ülkeyi terk etmesine yol açtı. Buna karşılık Türkiye son yıllarda gösterdiği hızlı ekonomik büyüme ve akademik birikimiyle bütün Orta Doğu'ya katkıda bulunacak durumdadır. Türkiye'nin en azından Irak'ın her bölgesinden gelecek öğrencilere özellikle lisans ve lisans sonrası eğitimi için kapılarını açması gerekmektedir. Her yıl Bölgeden ve Irak genelinden onbinlerce öğrencinin başka ülkelere okumaya gittiğini biliyoruz. Bu ülkeler Hindistan'dan Amerika'ya kadar geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. Ancak Türkiye'ye mevzuattaki zorluklardan dolayı çok az sayıda öğrenci gelebilmektedir. Oysa Türkiye sınır olması münasebetiyle ulaşımı en kolay ülke durumundadır. Komşu ülkelerden Türkiye'ye gelenler kültürel benzerlikden dolayı kolayca adapte olabilmektedirler.
Türkiye'nin yüksek öğretim kapasitesine göre yabancı öğrenci kabul etme oranı çok düşüktür. 2005-2006 yılı ÖSYM verilerine göre Türkiye'de Üniversitelere kayıtlı öğrenci sayısı 2.309.918'dir bunların yaklaşık 1,5 milyonu örgün eğitim görmektedir. Bu sene itibariyle bu rakam iki milyon civarındadır. Buna karşılık bunlardan sadece 16.059'u yabancı uyrukludur. Bu rakam binde altı gibi çok düşük bir orana tekabül etmektedir. Oysa Türkiye'deki akademisyen kadrosu ve bunların yetkinliği göz önüne alındığında bu rakamların çok yetersiz kaldığı açıkça görülecektir. Bu rakamın çok kısa zamanda tüm öğrencilerin % 10'una ulaşması hedeflenerek özellikle komşu ülkelerden gelecek öğrencilere kapılar açılmalıdır.
Bölge ülkelerinin dostluk ve birlikte yaşama kültürünü güçlendirmeyi amaçlayan projelerin en pratik ve etkin olanı eğitimde oluşturulacak ortaklıklardır. Türkiye'nin AB'ye uyum paketi içinde üniversitelerin Avrupa Kredi Transfer Sistemine geçiş yapma çalışmaları devam etmektedir. Yapılacak görüşmelerle Irak'taki üniversitelerin AB ülkelerine uyumu Türkiye ile birlikte yapması sağlanabilir. Bu durumda Irak diploması ile Türkiye'de üniversite okumak yada üniversitenin bir kısmını Irak'ta bir kısmını Türkiye'de okumak mümkün olabilir. Bu değişimin zaman alacağı dikkate alınmalıdır. Çok hızlı bir şekilde yapılabilecek olan Türkiye'deki üniversitelerde lisans, yüksek lisans, doktora ve doktora sonrası eğitim programlarına kabul şartlarının iyileştirilerek Irak'tan gelecek öğrencilere öncelik verilmesi olabilir.

 
Diyarbakır Ticaret Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu » Sayfa Başı
 

Konuşma Metni

Sayın başkan,
Değerli davetliler

Uzun bir geçmişe dayanan değerlerimizi ve birbirimizi daha iyi anlamamızı sağlayacak ortak bilgilerimizi açık yüreklilikle paylaşmamızı sağlayacak olan bu toplantıyı organize eden çok kıymetli dostlara teşekkür ediyorum.
Her ne kadar biraz geç kalmış olsak da, bugün burada bir arada bulunmamız, sorunlarımızı ve imkânlarımızı konuşuyor olmamız çok önemli ve değerlidir.
Bugüne kadar sürekli olarak siyasetçi kimliğimle, siyasi görüşlerimi beyan ettim. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası başkanı sıfatıyla ilk defa ekonomi konusunda da tebliğ sunacağım. Ama ben yine de ekonomi ve siyaseti birbirine bağlı olarak ele alacağım. Çünkü uluslararası ilişkilerde bu, hep böyle olmuştur. Hele Türkiye ile Irak ve özellikle de Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile olan ticari ilişkilerde siyaset tamamen belirleyici bir rol oynamıştır.
Türkiye'nin bugünkü komşularının tamamı Osmanlı'dan kopmuş ülkelerden oluştuğu için Türkiye, Batılı komşularını kendisine saldıran ve bölen, Doğulu komşularını ise ihanet eden unsurlar olarak görmüş ve ilişkilerinde her zaman mesafeli ve kuşkucu olmuştur. Özellikle Iran, Irak ve Suriye'ye, buralarda yoğun bir Kürt nüfusu yaşadığı için, daha da mesafeli yaklaşmıştır.
Bu sebepten ötürü, dünyada bir ülkenin yakın komşularıyla ticaret oranı ortalama %60 civarındayken, Türkiye'nin komşularıyla yaptığı ticaretin toplam ticaretine oranı %10 dolayındadır.
Uluslar arası ilişkilerde siyaseti, devletlerin karşılıklı çıkarları belirlerken, bizde tam tersine çıkarlarımız siyasi kaygılara kurban edilmiştir.
Oysa egemenlik ve refah korkular üzerine inşa edilemez. Ürkek davranan ülkeler ise hiçbir zaman egemen bir güç olamazlar.
Bu tespitlerimizden sonra, öncelikle Irak ve Bölgesel Kürt Yönetimiyle olan ticari durumumuza bir göz atalım.
Türkiye ile Irak arasında ticaret hacmi 1991 Körfez Savaşı öncesi 2,5–3 milyar dolar civarındaydı. Savaş döneminde durgunluk yaşayan ticari ilişkilerde, 2003 ABD işgaline kadar pek bir hareketlilik görülmemiştir.
2006 yılında başlayan ticaret, 2007 yılında % 9,9, 2008 yılında ise % 37,5 artış göstermiştir. İthalat oranlarında ise 2006–2007 % 71,6, 2007-2008'de ise bu oran % 104,7'ye yükselmiştir.
1993'te 160 milyon dolar olan ticaret hacmimizin yıllar itibariyle düştüğü; 1998–2002 döneminde ise ambargo nedeniyle tamamen durduğu söylenebilir. 2003'te başlayan ticaret, başlangıç aşamasında bile rekor bir seviyeyi yakalamış, yıllar itibariyle de artış göstermiştir. Resmi rakamlara göre 2005 ve 2006 yıllarında 3 milyar dolar, 2007 yılında ise 4 milyar dolar civarında bir hacim tutturulmuştur.
2006 yılında Kürt bölgesinde ticareti yapılan malların % 70 ile % 80 arasındaki bir kısmı Türkiye menşeiydi. Oysa 2008 yılında bu oran % 25 ile % 30'lara kadar geriledi.
• Bölgede yaklaşık 200 bin tanker Irak'la petrol taşımacılığı yapıyor. Bölgedeki hane halkı sayısını ortalama 7 olarak düşünürsek, bu ticaret yaklaşık 1.4 milyon kişi için geçim sağlayabilir anlamına geliyor.
• Sadece Diyarbakır ihracatının % 55'ini Irak'a yapıyor.
• Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nde yaklaşık 50 bin vatandaşımız çalışıyor.
• Bu bölgede yaklaşık 1.200 civarında Türkiyeli şirket var.
• Sonraki yıllarda düşmesine rağmen, 2005 yılı içerisinde Habur sınır kapısı üzerinden gerçekleşen taşıma sayısı 563 bindir.
• Türkiye'nin 97 kapısı ve 270 gümrük noktası bulunmaktadır. Ancak ihracatının onda birini tek başına Habur Sınır Kapısı üstlenmektedir.
• Uluslararası nakliye yapmaya yetkili 200 firma, bu firmalara kayıtlı 20 bin kamyon bulunmaktadır.
• Bugün Kürdistan Bölgesel Yönetimi sınırlarında inşaat iş kolu piyasasının % 95'i Türkiyeli firmaların elindedir. 6 milyar dolarlık ticaret hacmini ve petrol boru hattı ile gelen 1.5 miyar doları da buna eklersek ulaşılacak rakam 7,5 milyar doları bulmaktadır.
Bunun yanı sıra;
• Türkiye başta Kürdistan Bölgesel Yönetimi olmak üzere bütün Irak'ın ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetler için en uygun ülkedir.
• Türkiye'nin artan enerji ihtiyacı için en makul alan ise Kürdistan Bölgesel Yönetimi'dir.
• Türkiye'nin Körfez ülkelerine yaptığı transit taşımacılıkta en güvenli ve uygun yol Irak iken, Irak'ın da Avrupa'ya ve Akdeniz'e en güvenli ulaşım yolu Türkiye'dir.
• Kürdistan Bölgesel Yönetimi, en geri kalmış bölgemiz olan Güneydoğu Anadolu Bölgesi için en büyük pazarı teşkil etmektedir.
• Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin ihtiyaç duyduğu elektriği Türkiye'nin temin edecek kapasitesi vardır.
• Kürdistan Bölgesel Yönetimi sahip olduğu petrol ve doğalgazı tam kapasite ile çıkarmaya başlarsa yıldızı parlayan bir bölge haline gelecektir.
• Kerkük-Yumurtalık Boru Hattı işbirliğini zorunlu kılmaktadır.
Tüm bu veriler iki ülke arasında bütün ticari ve ekonomik ilişkiler birbirini tamamlar nitelikte olduğunu ve yüksek profilli kalıcı bir işbirliğinden her iki ülkenin de azami derecede istifade edeceğini gösterir. Bizim en büyük pazarımız olan bu bölge, aynı zamanda birlikte büyümemiz için en uygun şartları da bünyesinde taşımaktadır. Yukarıda verilen çeşitli sektörlerdeki rakamları ve oranları yükseltmek için her şeye sahibiz. Karşılıklı bağımlılıklarımız önümüze inanılmaz fırsatlar sunuyor.

Bu çerçevede, yapılması gerekenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

* Diyarbakır'a uluslararası bir havalimanı açılarak, Erbil-Diyarbakır seferleri başlatılmalıdır.
* Şanlıurfa ve Diyarbakır'dan Habur'a kadar otoban yapılmalıdır.
* Türkiye ile Kürdistan Bölgesel Hükümeti arasında demiryolu ulaşımı için çalışmalar yapılmalıdır.
* Karşılıklı olarak iki devlet için önemli olan, bölgemiz açısından ise hayati önem arz eden sınır ticareti kolaylaştırılmalı, teşvik edilmelidir.
* Sınır ticaretinin geliştirilmesi için öncelikle Habur Sınır kapısı tam kapasite ile çalıştırılmalı ve sınır ticaretinin önündeki bürokratik mekanizmalar en aza indirilmelidir. Gerekirse ikinci bir sınır kapısı açılmalıdır.
* Günlük 3000–3500 kamyonluk giriş-çıkış kapasitenin ancak 100–120 kamyonluk kısmı kullanılmaktadır, bu rakam bir an önce artırılmalıdır. .
* Sadece Habur'un tam kapasite ile çalışması durumunda bölgemizde yaratacağı istihdam 200–300 bin kişi olduğu göz önüne alındığında, tam kapasite çalışmayı imkânsız kılan tüm engeller zaman geçirilmeden kaldırılmalıdır.
* Eğitim'de işbirliği yapmak gerekir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nde Türk okulları var. Türkiye'den binlerce öğrenci Erbil'e okumaya geliyor.
* Uzun vadeli ortak bir gelecek adına, Irak'tan Türkiye'deki üniversitelere her yıl öğrenci gönderilmeli, aynı şekilde Türkiye'den de Irak'taki üniversitelere öğrenci göndermek gerekir.
* Kültürel anlaşmalar çerçevesinde ve her iki ülkenin de karşılıklı denklik anlaşmaları ile bu üniversiteleri tanıması gerekir.
Aslında yapılması gereken pek çok şey var. Çoğu ilişkilerin normalleşmesi ile kendiliğinden hayata geçer. Ancak başlangıç olarak ezber bozucu sembolik uygulamalar bekliyoruz. Türkiye Cumhurbaşkanı'nın tarihi Ermenistan ziyaretinin bir benzerini Erbil'e yapması bu tür ezber bozucu bir etki yaratacaktır. Birkaç stratejik adımdan sonra, açık söylüyorum, iki ülke arasına çekilen sınır kâğıt üzerinde kalacaktır. Bu ilişkiden Türkiye, Irak, Ortadoğu ve Dünya kazançlı çıkacaktır. Zira küresel ekonomik krizden en az etkilenen pazarlara yakınız. Yıllık 300 milyar dolar ithalat kapasitesine sahip Ortadoğu coğrafyasının en büyük aktörü olabiliriz.
Türkiye, başta Kürdistan Bölgesel Hükümeti olmak üzere komşularını bir tehdit olarak görmekten kaçınmalı, onlarla işbirliğini de aşan stratejik ortaklıklar kurarak komşuluğunu ekonomik ve siyasi gelişme yaratan bir fırsata dönüştürmelidir.
Bu noktada bizim önerimiz, Türkiye ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında Benelüx modelini andıran bir entegrasyondur. Malların ve insanların serbest dolaşımı esasına dayanacak olan bu model, Ortadoğu'nun kalbinde nefes almakta zorlanan iki bölgenin önünü açacaktır.
Bakın, Birleşmiş Milletler Ortadoğu'nun en büyük ofisini Erbil'e açtı. Halihazırda Rusya, Almanya, Hollanda, İngiltere, ABD, Fransa gibi ülkelerin de içinde yer aldığı 11 ülke buraya gelerek Erbil'de konsolosluklar açmış bulunuyorlar. Bunlardan İran, Kürdistan Bölgesinde iki konsolosluk açtı.
Hatırlatmakta fayda var: Konsoloslukların ekonomik, diplomatik ve kültürel misyonları bulunur. Bu işlevleri itibariyle konsolosluklar, ülkelerin büyük resmi görmesine ve ekonomilerini büyütmelerine olanak verir. Nitekim İran açtığı iki konsoloslukla büyük bir dış ticaret başarısına imza attı. Oysa mekik diplomasisi yürütmekle övünen Türkiye, hala irtibat subaylıklarıyla yetiniyor, Kürdistan Bölgesel Yönetiminde yatırım yapan vatandaşlarıyla iletişim dahi kuramıyor ve yüzyıllık fırsatı korkuya heba eder bir pozisyona sürükleniyor. Salt bu durum bile Türkiye'nin politikalarını gecikmeksizin sorgulaması gerektiğine delalet eder.
Kürdistan Bölgesinde en çok Türkiye menşeli mallar pazarda tercih ediliyor olmasına, taahhüt işlerinin %95'inin Türkiyeli müteahhitler tarafından yapılıyor olmasına rağmen, Türkiye'nin hala burada bir konsolosluk açmamakta direnmesi anlaşılır değildir.
Üzerinde durduğumuz en önemli noktalardan biri Kerkük konusudur. Irak'taki petrol rezervinin yaklaşık yarısı Kerkük'tedir. Sahip olduğu kapasite ile önemi çok daha artmaktadır. Bu noktada Türkiye'nin Kerkük politikasının hem kendisine hem de Kerkük'e zarar verdiğini düşünüyorum. Türkiye, komşuluk ve dindaşlık avantajlarına rağmen Ortadoğu'daki ticaretten ve petrolden gerektiği biçimde yararlanamamaktadır. Buna rağmen, Türkiye'nin Kerkük'ün Arap bölgesine dahil edilmesi yönündeki ısrarı anlaşılır değildir. Zira böyle bir durum Türkiye'nin hem ekonomik hem siyasi çıkarlarına aykırı sonuçlar doğuracaktır.
Kerkük konusunda Bölgesel Kürt Yönetiminin de yapması gerekenler olduğuna inanıyorum. Öncelikle şehrin demografik yapısının, tüm etnik grupların demokratik bir yapı içerisinde bir arada barış içinde yaşayabilecekleri bir biçimde ele alınması gerekir. Kürt Bölgesel Yönetiminin demokratik esaslarla yönettiği bir Kerkük, hem Irak'a hem de Türkiye'ye büyük fayda sağlayacaktır.
Ekonomik ve siyasi açıdan mevcut halden daha iyi bir konuma gelmesi için Türkiye'nin bugüne kadar gerek içte gerek dışta sürdürdüğü politikaları yeniden gözden geçirmesini zorunludur. Türkiye, iktisadi alanda göz ardı edilmesi imkânsız başarılar elde ediyor.
İlişkileri yeniden tanımlamamız gerekiyor ve bunu yaparken en çok muhtaç olduğumuz şeylerden biri de samimiyet. Eğer ilişkilerin geliştirilmesini istediğimiz konusunda samimi isek, bunun gerektirdiği kolaylıkları da hayata geçirmemiz gerekiyor. Bir anekdot aktarmak isterim: Diyarbakır'da düzenlediğimiz Ortadoğu Ticaret ve Sanayi Fuarı'na Kürdistan Bölgesinden 2500'e yakın konuk davet etmiştik. Ama misafirlerimiz sınırda çok uzun süre bekletilince, çoğu gelmekten vazgeçti. Sadece yaklaşık 400 misafirimiz sağ salim Diyarbakır'a gelebildi. Dikkatinizi çekiyorum, Erbil-Diyarbakır arasından bahsediyorum, Bağdat ve Pekin'den değil.
Bütün samimiyetimle söylüyorum, Irak Kürdistan'ı geleceğin Dubai'si, Türkiye ise İngiltere'si olmak durumunda. Bunu yeni bir sömürgeci mantıkla değil, karşılıklı aidiyet ve fırsatlar temelinde söylüyorum. Destekleme ve stratejik entegrasyon başarı bir şekilde hayata geçirilirse, kısa zamanda büyük mesafeler alacağız. Bu coğrafyadaki değerlerin köklü ve güçlü olduğuna inancımızı korumalıyız. Korkuların ve paranoyaların aşılması durumunda, bu köklü geçmiş güçlü bir gelecek yaratacaktır
Değerli katılımcılar, konuşmamın süresini zorladığımın farkındayım. Ama yüzyıllık bir gecikmeden sonra konuşulacak çok şey var.
Beni dinleme nezaketinde bulunduğunuz için hepinize sevgi ve saygılarımı sunarım.

 
Abant Platformu'nun bu toplantısı Ortadoğu'nun başta bu bölgede yaşayanlar » Sayfa Başı
 

, dünyanın her yerindeki insanların yaşamını ve kaderini etkileyecek büyük değişikliklere gebe olduğu bir dönemde Erbil'de yapılıyor olması, ister istemez, tüm konuşmalarımızı küresel ölçekteki gelişmeler, Ortadoğu'nun gelecek perspektifi, Irak ve Irak Kürdistanı ve Türkiye odağında ele almamızı zorunlu kılıyor.
ئةم قؤناخة كة رؤذهةلآتي ناوةأاست بووةتة طؤأةثاني طؤأانكارييةكان و كؤنفأانسةكةشي تصدا ئةنجام دةدرصت، قؤناخصكة كة لة داهاتوويةكي نزيكدا شايةتي رةوتي ثصشكةوتنةكان دةبين.
ماوةيةك لةمةو بةر قؤناخي بوش دواي هةشت سالَ سةرؤكايةتيي ئةمريكا كة كاريطةريي لةسةر تةواوي دنيا و بة تايبةتي عصراق هةية، كؤتايي ثص هات و لة ئةنجامي هةلَبذاردنصكدا، باراك ئؤباما بة سةرؤكي بةهصزترين ولآتي دنيا هةلَبذصردرا.
ئؤباما بةلَصني ئةوةي داوة كة لة ماوةي 16 مانطدا ولآتةكةي لة عصراق بكشصتةوة. ثةيوةنديي ئةمريكا و عصراق كة لة سالَي 2003وة تا 2009 بةردةوام بووة، طؤأانكاري بةسةردا دصت.
ئةوةش دةزانين كة سياسةتي مةسةلةي ئةفغانستان-ثاكستان كة سياسةتي دةرةوةي ئةمريكا طرينطييةكي زؤري ثص دةدات، لة كاتي ئؤبامادا بؤ ثصناسةيةكي نوص، واتا ئةفغانستان-ثاكستان-هيندوستان دةطؤأصت. لةطةلَ ئةمة، رووداوة خوصناوييةكاني ئةم دواييةي غةززة، ثصويستيي ضارةكردنصكي خصراي مةسةلةي ئيسرائيل-فةلةستينيان بؤ ئةمريكا خستة روو.
ئةو طؤأانكارييانةي لة راستاي ئاشتيي رؤذهةلآتي ناوةأاست و هةولَةكاني "ضارةسةرصكي دوو دةولَةتيانة" واتا "دةولَةتي سةربةخؤي فةلةستين" روو دةدةن، ئةمةريكايان طةياندووةتة خالَصك كة ناضارة طؤأانكاريي راديكالانة لةو سياسةتانةدا بكات كة تا ئةمأؤ ثةيأةوي كردوون.
 ئةنجامي هةلَبذاردنةكاني ئةم دواييةي ئيسرائيليش ئةم راستيية دةردةخةن.
هةروةها دواي هةلَبذاردنةكاني ئصران كة مانطي حوزةيران بةأصوة دةضن، سياسةتي نوصي رؤذهةلآتي ناوةأاست كة كاريطةريي لةسةر سياسةتةكاني دةرةوةي ئةمريكا دةبصت دةزانين.
قؤناخي نوصي سياسةتةكاني رؤذهةلآتي ناوةأاست، تا رادةيةكي زؤر بة رةوتي ثةيوةندييةكاني ئةمريكا و ئصرانةوة ثةيوةستن. ئاشكراية لةطةلَ هاتنة سةر كاري دةسةلآتي نوص لة ئةمريكا، ديالؤطي ئةمريكا و ئصران كة سالَيانصكي زؤرة باسي لصوة ناكرصت، دةست ثص دةكات. ئةوةي نازانرصت، ئةوةية كة ئةم ديالؤطة لة ض راستايةكدا دةبصت، بة ض شصوةيةك دةبن و لة لايةن ئصرانةوة ض كةسصك لةطةلَ ئةمريكا دادةنيشصت.
واتا، بة ناو زنجيرةيةك هةلَبذاردندا تصدةثةأين كة هاوسةنطيي سياسيي ناوضةكة دةستنيشان دةكةن و لة مصذووي رؤذهةلآتي ناوةأاستدا شتصكي نوصية.
مانط و نيوصكي ديكة، هةلَبذاردنة ناوضةييةكاني توركيا ئةنجام دةدرصن كة هاوسةنطيي سياسيي توركيا جارصكي ديكة ثصناس دةكةنةوة. ئةو ولآتةش كة كؤنفأانسةكةي تصدا ئةنجام دةدرصت، هةفتةي رابردوو ئةو هةلَبذاردنانة ئةنجام دران كة ئةنجامي سةرسوأهصنةريان لص كةوتةوة.
هةلَبذاردنةكان، لة كؤي 18 ثارصزطاكةي عصراق، لة 14 ثارصزطادا ئةنجام دران. سص ثارصزطاكةي ذصر دةسةلآتي حكوومةتي هةرصمي كوردستان و كةركووك لة دةرةوةي ئةو هةلَبذاردنانة مانةوة. مانطي مةي ئةمسالَ لةو سص ثارصزطايةي هةرصمي كوردستاندا هةلَبذاردن ئةنجام دةدرصت، بةلآم كاتي ئةنجامداني هةلَبذاردني كةركووك ديار نيية.
 تا ماوةيةك بةر لة ئصستاش ضارةنووسي رؤذهةلآتي ناوةأاست بة شصوازي بةدةر لة هةلَبذاردن دياري دةكرا. هصشتا ئةطةري ئةوة هةية توندوتيذي لةو ناوضةيةدا سةر هةلَبدات و شةأ، شةأي ناوخؤ، كودةتاي سةربازي و هصرشي خوصناوي، هصشتا وزةي متي خؤيان ثاراستووة. لةطةلَ ئةمةشدا، هةلَبذاردنةكان كاريطةري خؤيان هةية كة جصطةري طرينطيثصدانة. ئةوانة تةنانةت ئةطةر طةنطةشةي طةورةش دروست بكات، ببصتة هؤي دروستبووني ناأةزايةتيش و بةتايبةت شةأي عصراق و ئةو كةموكوأييانةي دواي لةناوضووني رذصمي سةددام هاتنة ئاراوة، هةر دةبص بلَصين ئاماذةيةكي "قؤخاني بةديموكراسيبوون"ن.
لة راستيدا ئةو قسانةي تا ئصستا كردمان، ئاماذةي ئةوةن كة تةواوي ناوضةكة، رؤذهةلآتي ناوةأاست، عصراق، كوردستاني عصراق، توركيا و تةنانةت ئصرانيش بة "خالَي وةرضةرخان"دا تصدةثةأن كة درصذ، بةئازار و ئةستةمة كة لةكوص و ضؤن تةواو دةبصت هصشتا ديار نيية.
ئةم حالَةتة مةترسيدارةي ئةمأؤ لة ناوضةكةدا هةية، لة مصذووي مؤدصرندا دوو جاري ديكةش هةبووة كة ئةمة سصيةمينيةتي. يةكةميني كة سةرضاوةي هةموو كصشةكانة، ئةو قؤناخةية كة ئةو نةخشةيةي هصشتا هةية كصشرا. قؤناخي دواي رووخاني ئيمثراتؤرييةتي عوسماني و كؤتايي جةنطي جيهانيي يةكةم، واتا 1918 تا ناوةأاستةكاني 1920. لةم قؤناخةدا دةولَةتي عصراق دروست بوو و كوردةكان ثارضة بوون.
ئةو ثارضةيةي كوردةكان كة بةر عصراق كةوتن، دذي ئةوة دةركةوتن كة سةر بة بةغدا بن، داواي ئةوةيان كرد كة يان سةر بة توركيا بن، يان سةربةخؤ.
ئةو كوردانةش كة لة توركيا مانةوة، ناأةزايةتيي خؤيان بةرامبةر هةلومةرجي نوص بة شصوةي جياواز دةربأي. يةكةمينيان، سةرهةلَداني شصخ سةعيدي ثيران لة سالَي 1925 بوو.
سةركوتكردني ئةم سةرهةلَدانة، لةطةلَ رصككةوتني توركيا و بةريتانيا لةسةر مووسلَ كة بةشصكي دةكةوصتة كوردستانةوة، هاوكات بوو.
سالَي 1925، ثةيوةنديي ئةو كوردانةي لة توركيا و عصراق بوون، ثضأا و سياسةتي ئينكاركردن لة دذي ئةو كوردانةي لة توركيا مانةوة دةستي ثص كرد. سالَي 1926 بة رصككةوتنصكي توركيا، عصراق و بةريتانيا، سنووري ئصستاي نصوان توركيا و عصراق (بة رةزامةنديي حكوومةتةكاني ئانكارا و بةغدا) بة فةرمي ناسصنرا.
دواي جةنطي جيهانيي يةكةم، ئةوةندةي ئازارةكاني لةدايكبووني كصشةي فةلةستين، كاتي دةستثصكردني كصشةكاني كورد لة توركيا و عصراق بوو.
دووةمين رووداوي طةورةي رؤذهةلآتي ناوةأاست، دووبارة لة ئةنجامي شةأصكي جيهانيدا بوو؛ دواي جةنطي جيهانيي دووةم. سالَي 1948 دةولَةتي ئيسرائيل دامةزرا. لةو كاتةوة تا ئةمأؤ، شةأي نصوان دةولَةتةكان، شةأي ناوخؤيي، كودةتاي سةربازي، دةستتصوةرداني دةرةكي و نفووزي هصزة دةرةكييةكان هيض كةمي نةكردووة. رؤذهةلآني ناوةأاستي كردووةتة ناوضةي هةرة ئالَؤز و ثأكصشة.
سصيةمين رووداويش كة تا ئصستا بةردةوامة، بةرهةمي كؤتاييهاتني شةأي ساردة. طةورةترين كاريطةريي كؤتاييهاتني ئةو شةأة بةسةر رؤذهةلآتي ناوةأاستةوة، جةنطي 2003ي عصراقة. ئةوةش لةسةر عةرةبةكان و بةتايبةت لةسةر عةرةبة سوننةكان رةنط دةداتةوة. دةسةلآتي عةرةبي سوننة كة لة دواي جةنطي جيهانيي يةكةمةوة نزيكةي 90 سالَ بةسةر عصراقدا هةيانبوو، لةناو ضوو. لةطةلَ رووخاني رذصمي سةددام حوسصن، دةسةلآتي عةرةبة سوننةكان بةسةر عصراقدا نةما.
وةك ثصشتريش ئاماذةمان ثصدا، ئةوة زياتر لة روانطةي دنياي عةرةبييةوة كارةساتصكي طةورة ثصك دةهصنصت. ناوةندي هصزي عةرةبي سوننة كة زياتر لة ميسر و عةرةبستاني سعوديةية، بة لةدةستداني دةسةلآتي سوننةكاني عصراق و طوشارةكاني ئيسرائيل بؤ سةر فةلةستين، دةسةلآت و ئيعتبارصكي زؤر لة دةست دا كة بووة هؤي زيادبووني نفووزي ئصران، بةهصزبووني شيعةكاني عصراق، زيادبووني كاريطةريي حزبولَلآي شيعة لة لوبنان، بةهصزبووني حةماس بةسةر بزووتنةوةي فةتحدا بة يارمةتي ئصران و سووريا.
شةأي عصراق، لة ناوضةكةدا وةك شةأي شيعة و سوننة دةركةوت. ئةوة ئةطةر بة "طةندةلَي"ش لصك بدرصتةوة، ديسان راستي ناطؤأصت. داهاتووي ناوضةكة بة طشتي و عصراق بة تايبةتي، ثةيوةندي بةوة هةية كة ئةو شةأة تا ض رادةيةك قوولَ دةبصتةوة يان دةوةستصت. ئةو هةموو خوصنةي لة عصراقدا رذاوة، نةك طوللةي هصزة ئةمريكييةكان، بةلَكوو بةرهةمي شةأي ناوخؤي عةرةبي شيعة و سوننةي عصراقة.
سةرةأاي هةموو ئةمانة، ئةو رةوشةي رؤذهةلآتي ناوةأاست كة ثصدا تصثةأ دةبين هةر ضؤنصك بصت، لة روانطةي كوردةكاني عصراق و توركياوة ئةنجامي جياوازي هةية. سةرةتا لة روانطةي كوردةكاني عصراقةوة نةك هةر كارةسات نيية، بةلَكو بة ثصضةوانةوة دةربأي "ئازادي"ية، بة دةرضوون لة ذصر دةسةلآتي سةركوتكةري رةطةزثةرستي عةرةب، لة ضوارضصوةي عصراقصكي فيدرالَدا، حكوومةتصكي هةرصميي نزيك لة سةربةخؤيي دامةزراوة.
دةبص سةرنج بدةينة ثاراميترصكي طرينطي ئةم خالَي وةرضةرخانة كة ثةيوةندي بة توركياوة هةية. كوردةكاني عصراق كة دواي جةنطي جيهانيي يةكةم كؤت و بةندةكانيان شكاند، لةطةلَ توركيا قؤناخصكي نوصيان دةست ثصكرد كة بوو بة داينامؤيةكي مصذوويي كة ثصشي ثص ناطيرصت.
وةك دةزانين، تاكة سنووري ئارامي ئيمثراتؤرييةتي عوسماني، ئةو سنوورةية كة لة ثةيماننامةي سالَي 1639ي قةسري شيرين و بةسةر عصراقي ئةمأؤدا لةطةلَ ئصران كصشرا. ئةم سنوورة، تا ئةمأؤش سةرةأاي دةستتصوةرداني ئيمثراتؤرييةتي عوسماني، شاهةنشايي ئصران و هصزة رؤذئاواييةكان، وةك خؤي ماوةتةوة. ئةو سنوورة، نة هصلَي جياكردنةوةي ئةتنيكي بوو نة هصلَي جياكردنةوةي ديني. لة دوو لاي سنوورةكة، كورد و شيعة دةذين. سنووري 1639، وةك سنووري جياكردنةوةي دنياي عةرةبي سوننة و شيعة بوو. لةبةر ئةوةي بة لةناوضووني ناسنامةي عةرةبي سوننةي عصراق ئةو سنوورةش لةناو ضووة، سنووري نصوان عصراق و توركيا كة مصذوويةكي كةمتريشي هةية، ماناكةي لةدةست داوة.
ثةيوةنديي كوردةكاني توركيا و عصراق، لة سالَي 2003وة بة رصذةيةكي بةرضاو زيادي كردووة؛ سنووري ثةيوةندييةكاني توركيا و كوردستاني عصراقيش بصواتا دةبصت و دروستكردني ثةيوةندييةكي بةهصز كة بة مصذوو ثشتئةستوورة، نابص فةرامؤش بكرصت.
ئةطةر ئيدارةي ئؤباما هصزةكاني لة عصراق بكصشصتةوة، توركيا و كوردستاني عصراق ناضار دةبن ثةيوةنديي هاوبةش دروست بكةن.
بة كشانةوةي هصزةكاني ئةمريكا لة عصراق، سص ناوةندي راكصشان لة لايةن ثصكهاتةكاني عصراقةوة دروست دةبصت. ئصران شيعةكان بةرةو خؤي رادةكصشصت، عةرةبة سوننةكان، وةك ثارضةيةك لة دنياي عةرةب لة لايةن ئةوانةوة رادةكصشرصن و كوردةكانيش لة لايةن توركياوة كة ئةمة زؤريش ئاسايية.
ثاراستني سنوورةكاني عصراقصكي وةها، تةنيا لة رصطةي ثصكهاتة فيدرالييةكةيةوة ئيمكاني هةية. ئةمةش مةشروعييةت بة دامةزراندني ثةيوةنديي تايبةتي توركيا و حكوومةتي هةرصمي كوردستان دةدات.
ثتةوبووني ثةيوةنديي ئةو دوو جوطرافياية، دةولَةمةنديي خاكي كوردستان بة نةوت كة باشترين رصطة بؤ ناردني ئةو سامانة بازارةكاني جيهان توركياية، سةرةداوي رةوشي داهاتوومان ثص نيشان دةدةن.
لةبةر ئةمةش دةتوانم بلَصم نووسينصكي دوو سالَ لةمةوبةرم وةأاست طةأا و لة داهاتووشدا زياتر وةأاست دةطةأصت. ئةمةش سةردصأي نووسينةكةم لة رصكةوتي 19ي ئاداري 2007دا "نةك سوثاي توركيا و باكووري عصراق، كؤمثانياي ميللي نةوتي توركيا و كوردستاني عصراق".
ئصستا 16 شوباتي 2009ية و لة هةولصرين. كؤمثانياي ميللي نةوت و سوثاي توركياش نين. رؤشنبيرة تورك و كوردةكاني توركيا و عصراق، عةقلَيان لةسةر يةك داناوة و لة هةولصرين.
بوونمان لصرة، وصنايةكي داهاتووية.

 
KUZEY IRAK » Sayfa Başı
 

İlişkilerin Belirlenmesinde Medyanın Geçmiş ve Geleceği

NASUHİ GÜNGÖR / GAZETECİ-YAZAR

TÜRKİYE'DE KUZEY IRAK ALGISI

Bir sorunu ele alırken, kullandığınız ifadeler ya da o soruna özel olarak üretilen terminoloji, bir bakıma sorunu nasıl yönettiğinizi ya da yönetemediğinizi gösterir.

Türkiye'de sadece Kuzey Irak ifadesi üzerinde ortaya çıkan algı bile başlı başına bir sorundur. Hatta buradaki herkesin iyi bildiği gibi sadece 'Kuzey Irak' ifadesini kullanmak bile bir sorun teşkil edebilir.

Türkiye'de Kuzey Irak algısı, çok yaygın biçimde olumsuzdur, dışlayıcıdır. Hepsinden daha tuhaf olanı derin ve anlaşılması güç korkularla beslenmektedir.

Bir coğrafi bölge zihnimizde ne tür karşılıklar bulabilir, sıralayalım.

-Kuzey Irak, ülkemize yönelik terörü besleyen bir bataklıktır.

-Kuzey Irak'ta bizi bölmek için şekillenen bir Kürt devleti kurulmaktadır. Yani üniter yapımıza yönelik bir tehdittir.

-Kuzey Irak'ta Türkiye'nin verdiği desteğe ve imkanlara ihanet eden Kürtler yaşamaktadır.

-Kuzey Irak ikinci bir İsrail'dir.

-Kuzey Irak, bölgede Amerika tarafından İslam ülkelerine karşı bir üs olarak kullanılmak üzere hazırlanmaktadır.

-Her türlü kaçakçılık ve kirli iş bu bölgeden geçmektedir...

Bu listeyi uzatabilirim.

Ancak henüz çok geniş bir alanda karşılık bulmayan ve özellikle son iki yıla damgasını vuran 'devlet politikası'nı bir kenarda tutarsak, Kuzey Irak konusundaki toplumsal algı ve kavrayış önemli ölçüde olumsuzdur. Daha da kötüsü sürekli olarak aynı yanlışlardan ve manipülasyonlardan  beslenmektedir.

Irak'ın kuzeyindeki coğrafi bir bölgenin, toplum zihninde 'bölünme' gibi ciddi bir kaygı yaratmasının kuşkusuz haklı ve önemli nedenleri olabilir. Böyle bir endişenin ortaya çıkmasında PKK terörünün ortaya çıkardığı kırılma ve korkunun önemli payı olduğu da açıktır.

Fakat bu kaygıları besleyen en önemi unsurlardan birisinin 'medya' olduğu gerçeğini akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Bugün medyanın bu meseleyi nasıl bir dille ele aldığını, güncel örneklerle size aktarmaya çalışacağım.

BİR MİLAD HABER
'BARZANİ AİLESİ YAHUDİ ÇIKTI'

Sadece Kuzey Irak'la ilgili olarak değil, genel anlamda Kürt sorunu konusunda medyanın nasıl bir dil kullandığı ve bu dilin sorunu hangi boyutlarda tırmandırdığı/kışkırttığı hakkında pekçok tatsız örnek verilebilir. Ancak sorunu Kuzey Irak özelinde ele almak, hem daha kolay anlaşılır hale gelmesine katkıda bulunacak, hem de bu dilin arkasındaki zihnin kodlarına daha yakından bakmamıza imkan sağlayacaktır.

Buradaki seçkin topluluğun çok iyi hatırlayacağı ve neredeyse sorunun özünü bize tanımlayan bir örnek habere göz atalım.

Hürriyet Gazetesi'nde Sefa Kaplan imzasıyla 18 Şubat 2003'te yayınlanan haberin spotunu birlikte okuyalım:

"Muhtemel bir savaşta Türk askerinin Kuzey Irak'ta yer almasını istemeyen Barzani Ailesi'nin, Kürt Yahudisi olduğu ve ailenin pek çok haham yetiştirdiği ortaya çıktı."

Takip edenler hatırlayacaktır. Bu haber daha sonra pekçok tartışmaya konu oldu. Barzani ailesinin neden Yahudi olmadığı/olamayacağı tezlerinin yanı sıra, karşı görüşleri savunan makaleler yayınlandı. Bu ayrıntılara girmek istemiyorum. Ancak bu haberin ne kadar etkili olduğunu ve kendisinden sonra üretilen binlerce, hatta onbinlerce habere nasıl kaynaklık ettiğini anlamak için Google'a girip 'Barzani' ve 'Yahudi' sözcüklerini yan yana yazmanız yeterli. 

Esasen bu tür iddiaların gündeme gelişinde son yıllarda iyiden iyiye hız kazanan ve bir anlamda 'gizli kimlik avı'na dönüşen çabaların çok önemli bir rolü var. 'Kim hangi etnik ya da dini kökenden geliyor, taşıdığı gizli bir kimlik var mı' soruları, Yalçın Küçük'ün öncülük ettiği çalışmalarla ciddi bir yaygınlık kazandı.

Ancak sorunun merkez medyada, hele kendilerinin çok sevdiği ifadeyle 'amiral gemisi'nde suçlayıcı ve aşağılayıcı bir dille yer almasının ortaya çıkardığı etkiler çok daha güçlü oldu.

Barzani ailesinin değil, Barzan bölgesinde yaşayan bazı küçük yahudi topluluklarının olduğunu ortaya koyan ve bence tarihsel olarak son derece güçlü tezler, Türkiye'de oluşturulan atmosferde sesini duyuramadı.

'Ulusalcı' olarak tanımlanan akım, zaman zaman Türkiye'deki İslamcı damarla da kesişerek, pekçok ailenin köken olarak Yahudi ya da Sabatayist olduğunu ortaya atınca, 'Barzani ailesi yahudi çıktı' tezi çok daha güçlü bir sese dönüştü.

Herhalde Mesut Barzani türkiye'de bir konuşma yapsa ve bunun böyle olmadığını ifade etse, pekçok kişi kalkıp 'Yalan söylediğini ve asıl kimliğini sakladığını' söyleyecektir.

TÜRK ORDUSUNUN EGEMEN DİLİ VE KUZEY IRAK

Tekrar Hürriyet'in haberine dönelim.

Burada aslında anahtar bir ifade yer alıyor:

"Muhtemel bir savaşta Türk askerinin Kuzey Irak'ta yer almasını istemeyen Barzani ailesi".

Haberin savunduğu tezin ya da ortaya attığı iddiaların doğruluğu yanlışlığı bir yana, asıl kurgu bu cümlenin içinde ortaya çıkıyor.

Çünkü 2003 yılı Şubat ayı bu anlamda kritik bir tarih. Amerikan ordusunun Irak'ı işgal etmek üzere hazırlandığı, bu nedenle Türkiye topraklarını aktif olarak kullamak için destek istediği bir dönem. Tarihe 1 Mart tezkeresi olarak geçen meclis oturumunda, çiçeği burnunda AK Parti iktidarının talebine rağmen Türkiye Parlamentosu, tezkereye destek vermedi.

Haberin tezkereden hemen önce ortaya çıkması, daha doğru bir ifadeyle üretilmesi dikkat çekici.

Hürriyet'in haberini okumaya devam edelim.

"Bilindiği gibi, Molla Mustafa Barzani ile oğlu Mesut Barzani, İsrail'le kurduğu iyi ilişkilerle tanınıyor ve İsrail öteden beri Irak Kürtleri'nin bağımsızlığını destekliyor.

Haberde kurgulanan ve Barzanilerle İsrail arasındaki ilişkiye dikkat çekilerek verilmek istenen mesaj aslında çok açık. İşin en ilginç yanı normal haber ve yazı seyrinde İsrail'le yakın olmayı, hatta stratejik ittifakı hararetli biçimde destekleyen gazetenin, Barzanileri eleştirmek için hem Yahudilik suçlaması yapması, hem de 'İsrail kartı'nı oynaması.

1996 yılından itibaren Türkiye'nin Kuzey Irak politikasını resmen, evet resmen elinde tutan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kullandığı dilin, bu haberin ortaya çıkışında rol oynadığını düşünmek herhalde hayali bir iddia olamaz.

Nitekim Türk ordusunun bölgeye yönelik operasyonlarında özellikle merkez medya tarafından kullanılan dilin, ne kadar militer ve birbirine benzer olduğunu da hatırlayalım. Toplum zihnindeki Kuzey Irak, hatta daha da tehlikelisi 'Kürt' algısının oluşumunda bu yaklaşımların ne kadar etkili olduğu son derece açık.

28 Şubat diye adlandırılan dönemin 'askeri ruhu'na uygun olarak, Türk ordusunun iç politikanın yanı sıra Kuzey Irak konusunda da yegane belirleyici olması, devletin diğer kurumlarının, özellikle de siyasetin devre dışı kalması, hem Türkiye'ye, hem de Irak'ın kuzeyinde yaşayan topluluklara pahalıya mal oldu.

'Güvenlik' merkezli bir dilin, beraberinde ittifak, yakınlaşma ya da çözüm üretmesi değil, sorunu daha da derinleştirmesi, kangren haline getirmesi beklenirdi. Öyle de oldu. Bu dil sürekli düşman üretti. Diplomasinin, ekonominin, hatta bunlar bir yana, sınırın iki yakasındaki insanların arasındaki tarihsel ve kültürel bağların sorunu yumuşatmasına izin vermedi.

Genelkurmay eliyle yürütülen bu politikanın nasıl iflas ettiğini süreçte hep birlikte gördük. Güvenlik merkezli bu politikalar, ki onun da ne kadar doğru dürüst yürütüldüğü kesinlikle tartışılmalı, bir anda Türkiye ile Kuzey Irak arasında anlaşılmaz bir uçuruma neden oldu.
Bölgenin tarihini, daha doğrusu ortak tarihi yok sayan, her türlü kültürel alışverişi bir korku ve endişe ile karşılayan, cezalandırıcı araçlar dışında hiçbir tezi olmayan bir politika, uzun yıllar TSK eliyle yürütüldü.

Bu dönemde ortaya çıkan ve medyada yoğun destek bulan dilin, hali hazırda Türk medyasında ne kadar kalıcı izler bıraktığını, biraz sonra televizyon dizileri ve sinema örnekleriyle aktarmaya çalışacağım.

AK PARTİ İKTİDARLARI VE KUZEY IRAK

Bölgedeki Kürt grupları geçici ittifaklar dışında yok sayan ve daha çok bölgedeki bazı Türkmen grupları merkeze alan bu proje, önemli ölçüde AK Parti hükümetleriyle terkedildi.

Ancak burada hakim olan dil ve algının, Türkiye kamuoyunu ne kadar derinden etkilediğini kabul etmek zorundayız. Milli Güvenlik Kurulu'nun son iki yıldır ifade ettiği 'diyalog' ve 'yakınlaşma' tezlerine rağmen, bu hakim dilin etkisini önemli ölçüde koruduğunu kabul etmek zorundayız.

Nitekim TSK adına yapılan pekçok açıklamada Kuzey Irak'la ilgili kullanılan terminoloji, bu anlayışı yansıtmaktadır.

Görevdeyken belli bir sınır ve ölçüyü korusa da, bölgeyi yakından tanıyan ya da bir şekilde aktif olarak Kuzey Irak'ı takip eden pekçok emekli askerin, bölgedeki topluluklara yönelik aşağılayıcı, küçük düşürücü bir söylemi ısrarla tercih ettiğini biliyoruz.

Zaman zaman milliyetçi kesimdeki akademisyen, aydın ve gazetecilere, hatta pekçok politikacıya da yansıyan bu dilin sözgelimi 'peşmerge' ifadesini aşağılama olarak kullanması son derece yaygın bir söylemdir.

Daha ileri giderek bölgedeki Kürt grupları 'postal yalayıcı, bir Türk binbaşını görünce esas duruşa geçen, ilkel, işbirlikçi' gibi ifadelerle tanımlayanlara özellikle medyada sıkça rastlanmaktadır.

BARZANİ NEDEN KAŞINIYOR!

Küçük bir örnek daha sunmak istiyorum. Bu kez bir köşe yazısından alıntı yapalım.

Yazı başlığımız "Barzani neden kaşınıyor?"

Yazarımız devletin en üst kademelerinde müsteşar, bakan, başbakan yardımcısı gibi sıfatlarla bulunan ve şu anda da köşe yazarlığı yapan Hasan Celal Güzel. (10/04/2007)

Hasan Celal Güzel'in bu konuyla ilgili yazdığı yüzlerce yazı ve yaptığı çok sayıda konuşmada ısrarla kullandığı ifadeler, Kuzey Irak konusunda anlatmaya çalıştığımız algıyı gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

İfadeler için burada bulunan herkesten peşinen özür dilerim. Şöyle diyor Hasan Celal Bey yazısında Kuzey Irak'taki Kürt gruplardan söz ederken:

"Hani şımarık çocuklar vardır; dayılarının paçası arasına sığınıp karşısındakilere nanik yaparlar ya... Kuzey Irak'taki 'Cahş'ın(x) çemkirmesini öğrenince aklıma bu tablo geldi.

Şu sıralarda, Güneydoğu'daki dindar Kürt kardeşlerimiz arasında, kendisini ve babasını 'Nakşibendî Şeyhi' olarak yutturup taraftar toplamaya çalışan Mesut Barzani, işgalci Amerikan ordusunun kucağına oturarak kendi din kardeşlerini alçakça katleden bir işbirlikçiden başka bir şey değildir. Yahudi asıllı olduğu ileri sürülen Barzanileri, kâh Sovyet Komünizmi'nin kucağında, kâh ABD emperyalizminin dizlerinde otururken görürsünüz. Molla Mustafa Barzani, hem KGB, hem CIA için çalışmış ve nihayet Kürt halkına ihanetle suçladığı Amerika'da ölmüştür.

Ne yazık ki, bu cahşlar, Türkiye'yi ve Türk ordusunu da istismar etmişler ve dünün postal yalayıcıları bugünün meydan okuyucuları hâline getirilmişlerdir. Barzani'nin, durup dururken bu şekilde beyanat vermesinin sebeplerini iyi tahlil etmemiz gerekir. "

Böyle bir dilin, böyle bir yaklaşımın, hangi gerekçeyle olursa olsun çözüm üretmesi, kardeşliği bir kenara bırakın, sıradan bir ilişkiye bile kapı açması mümkün değildir.

VE GÖRSELLİK SAHNEDE

'DELİ YÜREK, KURTLAR VADİSİ, PARS NARKO TERÖR VE TEK TÜRKİYE'

Bu konuşmayı hazırlarken, finali nasıl olsun diye uzun uzun düşünmeme gerek kalmadı. Çünkü içinde yeraldığım medyanın, özellikle son 10 yılda yaptığı ve herbiri rating rekorları kıran televizyon dizileri, toplum zihnini öylesine çarpık, öylesine yanlış ve düşmanca dönüştürdü ki, herhalde daha iyi bir finale ihtiyaç olmaz.

Deli Yürek, önce dizi, ardından sinema filmi olarak bir yandan çetelerle mücadelenin 'iyi çocukların kurduğu çeteler' eliyle mümkün olduğunu anlatırken, diğer yandan Kürt sorunu ve Kuzey Irak gibi hassas konular üzerinde fütursuzca bir düşmanlık söylemi oluşturdu.

Bir süre sonra yayından kaldırılmasına rağmen Pars Narko Terör adlı dizinin de aynı söylemi, artık çok daha suçlayıcı ve öfkeli bir dille anlattığına tanık olduk.

Kuşkusuz bu alanda üretilen en kalıcı ve derin etkiyi Kurtlar Vadisi'nin payına ayırmak gerekiyor. Aynı söylemin çok daha karmaşık, üstelik dönemin aktüel olayları üzerinden anlatımıyla süslenerek ekrana taşınması, işin 'çete özendiriciliği' bir yana, milyonlarca izleyicinin zihninde, konuşmanın başında ifade ettiğim 'negatif algılar'ı güçlendirici, hatta tartışılmaz gerçeklere dönüştürmesi oldu.

Bu tarz yapımların bence en tatsız olanı, Samanyolu Televizyonu'nda yayınlanan Tek Türkiye dizisi. Kötüler içinde en kötüsü olduğundan değil, Samanyolu Televizyonu tarafından verilen mesajlarla çeliştiği için bunu söylemek durumundayım.

Medyanın bu konudaki dilinin değişmesi için umutlu değilim. Çünkü düşmanca ve komplo teorileriyle örülü bir dil her zaman geniş bir izleyici buluyor.

Bizim burada vereceğimiz mesajlar ve yapacağımız tartışmalar elbette çok değerli. Ama bu kadar yayın ve böylesine derin bir düşmanca söylemin değişmesi, en azından yumuşaması, bence hayli zaman alacağa benziyor.

 


Admin Abant - 24-02-2009 13:06 - 716 times read

COMMENTS

WRITE COMMENT

* Please fill name and e-mail areas

RECOMMEND
Your Name & Surname: Your E-mail:
 

Please write your friends' name and email addresses to recommend "18. Abant Tebliğleri"

Your Friend's Name Your Friend's E-mail
Your Friend's Name Your Friend's E-mail
Your Friend's Name Your Friend's E-mail
18th Abant Meeting


vesayet resimler
Other Contents

  » 18th Abant Platform calls for ...