Slideshow image
 

Ana Sayfa » Haberler & Duyurular
Abant Platformu Demokratikleşmeyi tartışıyor
A | A     Printer
25-08-2009

Abant Platformunun Bolu Abant'ta başlayan Demokratikleşme: 12 Eylül'den AB'ye siyasi Partiler konulu toplantısı yoğun bir katılımla başladı. Toplantının açılış bölümüne Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Başmüzakereci Egemen Bağış, AB Parlamentosu Milletvekili Emine Bozkurt, ABD Wisconson Üniversitesi Öğretim Görevlisi Kemal Karpat, Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar, BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu, DP Eski Genel Başkanı Süleyman Soylu, Hak-Par Genel Başkanı Bayram Bozyel katıldılar.

Açılış konuşmasını Levent Köker'in yaptığı toplantıda Türkiye'nin demokratikleşmeden başka çıkar yolunun olmadığı, geçmişte birlikte yaşama tecrübesine sahip bir Türk halkının demokrasiyi hak ettiği fikirleri öne çıktı. Açılışta söz alan konuşmalardan özetler şu şekilde: 

Kemal Karpat
Demokrasi her şeyden evvel insanın hür doğduğuna, eşit olduğuna inanan bir sitemdir. Demokrasi aynı zamanda modern orta sınıfların ortaya çıkışına tekabül eder. Bir bakıma demokrasi orta sınıfların rejimidir. Bugün Türkiye’ye baktığımızda insan olarak Türk insanının hür doğduğunu, hür yaşadığını ve ezelden beridir böyle olduğunu vurgulamak istiyorum. Feodalite görmemiş işgal görmemiş, hür yaşamayı genelde sürdürmüş bir halkımız vardır. İftihar edilecek, övünülecek dünyanın çok az yerinde görülen bir halkımız vardır. Aynı zamanda bilhassa son iki üç seneden beri, yani modernleşmenin başlamasından beri kurulan idareler bu halkı vesayet altında tutarak kendilerini uygun gördükleri bir şekilde yetiştirmek istemiş, halkın özüne, kimliğine yeteri kadar önem vermeden bir idare sisteme yönelmişlerdir. Daha evvel de söylediğim gibi demokrasi orta sınıfa dayanır, her devirde her ülkenin bir orta sınıfı var. Aristo’dan beri vardır. Türkiye’nin orta sınıfı 19. yy’da özel mülkiyetin genişlemesi, pazar ekonomisinin gelişmesiyle kendine has bir şekil alarak 20. Yy’la gelmiş ve nihayet yüzyılın ikinci yarısında insanların dirayeti, eğitimi, teşebbüsü sayesinde nihayet söz sahibi olmaya başlamıştır. Bu konu üzerinde uzun –uzun  durmak mümkündür. Fakat bunlarla yetineceğim. 70-80 yıldan beri demokrasi hareketleri başlamıştır. Ve demokrasi Türkiye’de daima güdümlü olarak düşünülmüş, sarf edilen sözlere rağmen güdümlü kalmıştır. Fakat demokrasi sözü ortaya çıktıktan beri ve buna inanan insanlardan sonra halka kadar inmiş ve semerelerini göstermeye başlamıştır. Demokrasiyi kuruluşundan beri etüt eden biri olarak şunu belirtebilirim ki, son 20-25 yıldan beri demokrasi temellere doğru halka inmiş ve bugün halkımın demokrasinin bütün teferruatını bilmese de her şeyine hakim olmuştur. Güdümlü demokrasiden gerçek demokrasiye kesin yol almış bulunuyoruz. 1980 müdahalesi bir bakıma bu merhalenin başlangıcıdır. Bence 1980 müdahalesi çok ince düşünülmüş, en küçük noktasına kadar düşünülmüş ve tatbikata konulmuştur. Diğerlerinden ayrılan en önemli tarafı halka hakim olmak ve halkı gütmek amacıyla düzenlemeler yapılmış olmasıdır. İlk kez halk önemli bir rol oynadığı kadar halkı güdecek kontrol mekanizması da en ince teferruatına kadar düşünülmüştür.  Özal’ın partisinin kazandığı seçim bir devrimdir. Zira hem halk hem idari kesim bir demokrat grubun eline geçmiştir. Bunun yanında ekonomik gelişim ve iletişim bu hamleye yeni bir güç katmış ve bugünkü gelişmelerin önünü açmıştır. O zamandan beri ne oldu?

Her şeyden önce halkın büyük bir çoğunluğu demokrasiden başka bir rejim görmemiştir. Bu halkın bir yaşamının parçası olmuştur. Bu bir alışkanlıktır. Demokratik bir hayat tarzı insana uygun yakışır bir tarz olduğu tatbikatla ortaya konulmuştur ve bir kazançtır ve güdümlü idareye karşı en büyük engel budur. Bundan sonra amaç bu halkın arasında ortaya çıkan demokrasiyi beslemek ve halkın temel kültürü haline getirmektir. Türkiye’de dürüst bir seçim siteminin yerleşmiş olması da bir kazanımdır. Seçimlerin tartışılmazlığı Türkiye’de korunmalıdır. Bu ayrı bir kazanımdır. Son yıllarda dünyaya açılma vardır. Hem Türkiye dünyayı tanımaya başlamış, gelen tesirler bin bir şekilde bizi etkilemeye başlamıştır. Buraya sivil de asker de çiftçi de dahildir. Bu AB’ye girme teşebbüsü olduğu kadar, kaçınılmaz küreselleşmenin bir sonucudur.  Bence Türkiye’ye son yirmi beş yılda basında da değişim yaşanmıştır. Basın farklara rağmen, karşı düşüncelere rağmen yalnız haber yaymıyor, demokrasiyi eğitme çabasını da üzerine almıştır. Bugün Türkiye’de demokrasi alanında basını güçlü bir eğitici güç olarak görmek gerekir. 

Bu arada engeller var mıdır? Kalkmış mıdır? Evet, engeller var. Bunlar öteden beri insanın eşit olduğuna, hür olduğuna inanmayan gruplardan gelmektedir. Halkın arasında demokrasi kökleştikçe, eski güdüm felsefesinden ayrılmayanlar hala halkın bir çobana ihtiyaç olduğuna inanarak mutlaka kendilerinin çoban olması istemlerine dayandırmaktadırlar. Bugün bu düşüncenin temsilcilerinden biri ordudur. Ordu şüphesiz elittir. Mesleki yetişmesi bakımından eğitimi ve bilgisi bakımından elittir. Yüksek bir askeri okulda az sayıdaki bir yer için on binlerce müracaat olmaktadır. Zira yükselme ve bir şeyler yapma imkanından dolayı çekicidir. Ordunun mesleki elitizmine kimse bir şey diyemez. Tersine ne kadar eğitilmiş komando olursa iyidir. Fakat bunun yanında elit kültür ve felsefesi vardır. Ve asıl mesele budur. Bu sadece orduda değil, bazı müesseselerimizde de vardır. Bu kültürün mutlaka gözden geçirilmesi, demokrasi ve ilerlemeyle bağdaşmayacağı anlaşılmalıdır. Mesele elitlerde değil, elit kültürdedir. Bu Kültür demokrasiyle uyuşamaz. Bu nasıl olabilir? Orduda ve orduyu temsil edenlerle diyalogla. Karşınıza alıp tehdit etmekle olmaz. Bu diyaloğu kim kurabilir? Çeşitli demokratik örgütler ve kişiler… Nereden başlanır bilmem ama bu diyalog teşebbüsü yoktur. Orduyu demokrasiye kavuşturmak ve demokratik diyaloglar kurmak, hem ordunun demokrasiye katkısını güçlendirir hem de memleketin temlerine bir kat daha güç vermiş olur.
Yargı ise kanunları uygular. Ama yapmaz. Mevcut kanunların hükmünü değiştiremez. Bu ancak anayasayla olur. Basın ve sivil örgütlerin yazı ve tenkitleriyle mümkündür. Demokrasinin ihtiyaçlarından birisi de Türkiye’de yeteri kadar gelişmeyen muhalefettir. Demokrasi sağlam bir muhalefete ihtiyaç duyar. Muhalefetsiz demokrasi olmaz. Fakat muhalefet de demokrasiye inanmalıdır. Hükümeti tenkit eder ama temel meselelerde ikna olmalıdır. Amacı ne olursa olsun iktidarı devirmek, onun yerine geçmek sevdasından vazgeçmelidir. Bu olmadıkça Türkiye’de demokrasiden söz edilmez. Bu engeller var oldukça Anayasanın temel taşı olan halk iradesinin tam manasıyla işleyerek memlekete istikamet vermesi mümkün değildir. Halk tarafından seçilmiş ve çoğunluğa rağmen iktidar tam manasıyla kendine verilen gücü kullanamamaktadır. Buna rağmen halk ve Türkiye bugün her şeye rağmen inanılmayacak derecede ilerlemiştir. Bir ay evvel ABD’den geldim ve Türkiye’de nefes aldığımı gördüm. Her şeyin yerinde olduğunu gördüm. Türkiye’deki şikayetler ABD’deki şikayetlerden çok az. Demek ki halk nezdinde demokrasi, ekonomi çalışıyor. Fakat üst seviyelerde çalışmıyor.

Demokrasiyi ilk etüt ettiğimde 26 yaşında bir gençtim. Bugün 85. Durmadan demokrasiyi etüt ettim. Dünyaya tanıttım. Bu halka olan derin inancım ve sevgim baki kaldı. Çünkü bu halkta büyük bir güç ve enerji olduğuna inanıyorum. Ben de köyde doğmuş bir insan olarak ABD’de en yüksek seviyelere çıkabilmiş birisi olarak gücümün bu halka olan inancımdan kaynaklandığına inanıyorum. Hepimiz bu halkın bir parçası olarak, kendi kendini idare edebileceğine inandığımızda Türkiye’nin önü açılmış olacaktır.

DP Eski Genel Başkanı Süleyman Soylu

Türkiye’nin demokratik bir anarşizme ihtiyacı var. Cumhuriyetin ilanından beri bir ötekileştirme var. 1950’li yıllar demokrasiyle taçlanma yıllarıdır. Birinci öteki köylüler, ikincisi dindarlar ve muhafazakarlar, üçüncüsü ise Kürtler ve Alevilerdi. Demokrat parti halkı birbiriyle birleştirmeyi amaçlamıştı. 1960 darbesi bu harekete karşıdır. Bu süreçten köylüler kurtulmuşlardır. Bir köylünün evladı istediği yere gelmiştir ama bazı kesimler bu imkana sahip olamamıştır. Özal cumhuriyetle bu sistemi uzlaştırmaya çalışmıştır. 

İki temel unsur muhafazakarlar ve köylüler bir araya gelmiş ve demokrasi işlemeye başlamıştır. Sırada Kürtler, azınlıklar ve Aleviler var. Alevilerle konuşulabiliyor ama azınlıklar konusunda sınıfta kaldık. Bu demokrasimizin en büyük sancılarıdır. 1950-60 yılları Türk demokrasisi bakımından asrı sadettir. Türkiye’nin geri kalan bu gruplarla ilgili temel problemi en önemli meselesidir. Bunu aşarsa Türkiye’ye birinci sınıf bir demokrat ülke olur. Aşmayıp halı altına süpürürse 3. Sınıf bir ülke olmaya devam edecektir. 1960’tan beri devam eden askeri hareketleri tekrar tekrar yaşamaktan başka yolu da kalmayacaktır. Demokrasilerde aslında kısıtlamalar istisnaidir. Türkiye’de hürriyetler istisnaidir. Bu hallolur mu? Bence evet. STK ile ortak akılla olur. Türkiye bedel ödemiş ama mesafe almıştır. Siyasi partilerin yapısı henüz bedevi yapıdadır. Türkiye’ye olan inancım hep katlanarak büyüdü. Etrafındaki ülkelere barış getireceğine inanıyorum. Demokrasi anlamında ilkel yapı bir an evvel çözülmeli.

Yapılması gerekenler şu şekilde sıralayabilirim:
1. Bu siyasi partilerin yapıları anayasadaki değişikliklerle düzenlenmeli. Seçim siteminin değişmesi gerekir.
2. Bütün Batılı demokrasilerde olduğu gibi parti içi önseçim mekanizması işletilmeli.
3. Siyasi partilerin denetimi ve şeffaflığı sağlanmalı.
29 Mart seçimlerinde en çok para ve orantısız güç konuşuldu. Batıda ise bunları engellemek için kanunlar çıkartılmaktadır.
Türkiye’nin korku istasyonlarına ihtiyacı yok. DTP’yi meclise sokmayacağız diye barajı yüksek tutmanın anlamı yok. Mümkünse 0’a düşürülmelidir. Türkiye dinamik bir ülke, ne kadar hareketlendirirseniz o kadar çok verim alırsınız. İsraf sitemi işliyor. Türkiye ne kadar yerelleşirse bütünleşme gücü artar.

HAK-Par Genel Başkanı Bayram Bozyel
Türkiye çok dinli ve dilli bir yapıda kuruldu ama siyasetimiz tek bir yapı üzerinde gelişti. Türkiye’de tekçi sisteme karşı Kürtlerin tepkilerine karşı acımasız oldu. Bu süreci hepimiz biliyoruz. Türkiye’de 1960’tan sonra demokratik bir Kürt partisi oluştu. 12 Eylül’ün amaçlarından biri Kürt açılımını durdurmaktı. Burada öyle acımasız uygulamalar oldu ki, sadece Kürt siyasetçilerini dağa itmiştir. Bugünün çatışmacı toplumumuzun temellerinin 12 Eylül’de atıldığını görebiliyoruz. Bu rejim siyasi partileri kapatmakla kalmammış, parlamentoyu feshetmiş, baskıcı olmuştur.  Halk oyuna sunulan 82 anayasası bu rejimi kalıcı kılmıştır.

Türkiye’de siyasal parti sitemi tek particiliği savunmaktadır. Yasalar partilerin nasıl bir yol yordam kullanmasına kadar işi ayrıntılandırmış fakat partilerin kendilerini geliştirmesi adına önünü tıkamıştır. Türkiye’de Türklerden başka bir toplumu savunmak suçtur. Başka halklara özgürlükler istemek ve bu amaçla politika geliştirmek suçtur. O halde partilere ve farklı anlayışa ne gerek var? Kurun Cumhuriyet partisini götürsün bu işi. Bu nedenle Anayasada ciddi değişiklik gerekiyor.

Öncelikle Türkiye kendini yeniden tanımlamalı, kendi çoğulculuğuyla barışmalı ve kendini yeniden yapılandırılmalı. Türkiye’de sitemin yeniden yapılandırılmaya ihtiyacı yani yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Elbette bundan önce de yapılması gerekenler var. Fakat Türkiye’nin kendi kendisiyle barışması için askeri demokratikleşmeye ihtiyaç var. Şiddet baskısı altında Türkiye sorunlarını özgürce savunamaz. Parlamento ve Hükümeti bu konuda çalışmalara davet ediyor. Eskiye nazaran elbette toplumda ciddi değişiklikler var. AB bu sorunları çözmek için elverişli bir atmosferdir. Bu nedenle bu sürecin zaman kaybetmeden değerlendirilmesini ve etkin bir diyaloğun yürütülmesini öneriyoruz.


BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu
Bu çalışmalar demokratikleşme adına önemli bir mesafe alınması adına faydalı olsun, milletin iradesi hakim olsun. Birileri bu süreci yıpratma adına not tutmasın, günlük yazmasın istiyorum.

İnşallah tam anlamıyla demokratikleşeceğiz, insanca yaşamanın yollarını bulacağız ve o bin yıllık tecrübeden gelen birlik olmuşsa yine aynı hak ve hukuk içerisinde bir olalım. Yüzlerimizi birbirimize döndürelim. Halkça sınırlar, ovalar, şehirler güvenli olsun. Sonra özgürlüklerin önünü açalım. Nereye kadarsa oraya kadar. Bunu ecdat yapmış ve zarar görmemiş. İşte o güveliği sağladığımız yerde biz üretelim bir satalım bir tüketelim. Bir ilimizin büyüklüğü kadar ülkelerin ürünlerini neden kullanalım?

Bütün bunları çözmek için birbirime dönmemiz gerek. Eğer aramızda bir sıkıntı varsa bunu dış ülkeler değil, biz halledeceğiz. Buna ne ABD’yi ne de AB’yi alet etmeyeceğiz. Bir Kürt anasının dediği gibi, “her şey çok güzel anladım seni, ama benim oğlumda senin gibi kravatlı olsun.” 

Ülkemiz, bu saydıklarımıza kavuşamaz mı, kavuşur elbette. Zira ecdat yapmış. Kim kendini nasıl ifade etmek istiyorsa, bırakalım öyle ifade etsin.

AB Parlamentosu Milletvekili Emine Bozkurt
Burada dile getirilenler tarihten ders çıkarmak adına anlamlı. Türkiye Kopenhag kriterleri bakımından belli bir seviyeye geldi. Türkiye’nin AB’ye üyelik süreciyle ilgili gerekli çalışmalar kendi zamanında devam ediyor. Türkiye’nin bu yoldaki enerjisini iç kutuplaşmalar tüketmektedir. Kopenhag kriterleri bakımından Türkiye’nin bir hukuk devleti olması, kişisel hak özgürlükler bakımından bir yol almış olması gerekir. Bunlar zaten günümüz itibariyle olması gereken kriterlerdir. Fakat bu yolda atılacak adımların ancak bir anayasa değişikliğiyle elde edilebileceği de bir gerçektir. AB kendi içinde bazı meseleleri hazmetmeye başladı. Bugün Avrupa’da siyasete inanç azaldı. Zira her şeyin kapalı kapılar arkasında yapıldığına inanılıyor. Seçimlere  “nasıl olsa beni kimse dinlemiyor” diyerek ilgi azaldı.

Demokrasi halen inşa edilmekte olan bir düzen, yaşadıkça güzelleşen bir düzendir. Yaygınlaşması için şeffaflık, sivil anayasa, katılım ve temsilde kuvvetli olmak gerekir. Gençler, kadınlar ve farklı alanlarda katılımın artırılması gerekir. Bu sayede Türkiye daha rafine bir 21. yüzyıla ulaşılmış olacak.

Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar
Ülkemiz maalesef demokratik yollarda yapılan bir anayasayla değil de 1960’tan itibaren içselleştirmek zorunda kaldığımız darbelerin ardından oluşturulana antidemokratik anayasalarla yönetilmek durumunda kaldı.

Bugün demokratik hayatımızın önündeki en büyük engel hiç şüphesiz darbeci generallerin anayasasıdır. Mevcut anayasa halkın iradesini pek fazla önemsemeden, oligarşik bürokrasinin vesayetinde sınırlı bir demokrasi öngörmektedir.

Temel felsefesi, kurulması hayal edilen, istenilen rejime sadık siyasi partilerin, halkın çoğunluk oyunu alıp iktidara gelemeyeceği varsayımı üzerine kuruludur. Mevcut anayasa ve ilgili mevzuat ile “halkın iradesi sonucu oluşan meclisin ve hükümetin elini kolunu bağlayıp, iktidarı bir türlü muktedir konuma getirmeyecek mekanizmalar yoluyla, oligarşik-jakoben hakimiyeti sürdürülmelidir.” düşüncesini sürekli hakim kılacak kurum ve düzenlemeler getirilmiştir.

Askeri güç yürütmesi ve yargısıyla paralel biçimde örgütlenmiştir ve adeta bağımsızdır. Jakoben bürokrasi hükümeti amiri değil de, bayındırlık hizmetleri yapan, memur istihdam eden, harcamalarına kaynak bulan, bütçelerini yapan muhasebe müdürü gibi görmektedir. Ne kadar para harcarsa harcasın, bunun hesabının sorulmasından da pek hoşlanmamaktadır.

Aradan geçen uzun yıllara rağmen, zaten pek de iyi olmayan demokratik hayatımıza tecavüz eden darbecileri yargılamadık, bu millete reva gördükleri yargısız infazların, işkence ve kötü muamelelerin hesabını soramadık.

Düzmece yargılama sonucu katlettikleri Başbakan ve iki Bakanın acısını bile yüreğimize gömdük. Ülkemizde halkın iradesini bir türlü içine sindiremeyen kişi ve gruplar, içinde bulunduğumuz bu dönemde bile hala Baas Rejimi ya da bir çeşit Pol Pot Rejimi özlemiyle hükümeti devirmeyi, binlerce kişiyi yok etmeyi planlıyorlar.

Bu kişi ve gruplar halkın iradesine karşı plan yapmaktan ne usanıyorlar, ne de utanıyorlar. Her türlü kanunsuz, ahlaka mugayir yol ve yöntemi kullanmakta bir sakınca görmüyorlar. Üstelik geçmişte bu işi yapmış olanların cezalandırılması bir yana, ödüllendirilmiş olmaları bu gibi kişileri teşvik ediyor.

Benim çağrım demokrasi, insan hakları, özgür toplum ve evrensel hukuk ilkeleri konusunda mevcut durumu beğenmeyen herkese:

Ülkemizi jakoben bürokrasinin paşa gönlünden koptuğu kadar değil, sonuna kadar demokrasiye kavuşturalım.

Peki biz demokratik bir anayasa ve akabinde buna uygun mevzuata sahip olabilir miyiz?

Yes, we can!
Evet, biz yapabiliriz!
Çünkü biz haklıyız.

Ülkemize ve insanımıza çoktandır hak etmiş olduğu demokratik anayasayı ve evrensel normlara uygun hukuk düzenlemelerini getirebiliriz.

İnsanımızı “yarı demokrat, az özgür ülke vatandaşı olma” mahcubiyetinden kurtarıp, “tam demokrat, en özgür ülke vatandaşı olma” gururuyla tüm dünyada arz-ı endam ettirebiliriz.

Ülkemizi özgür ve huzurlu insanların yaşadığı özgürlükler ülkesine dönüştürebiliriz.

Avrupa Birliği yolundaki bir ülke olarak, evrensel hukuk kurallarını sağlayan, demokratik hak ve özgürlükleri garanti altına alan, hiçbir vatandaşımızın etnik kökeni, dini inancı, mezhebi, düşüncesi, kılık –kıyafeti vb nedenlerle horlanmadığı, ayrımcılığa tabii tutulmadığı ya da yüceltilmediği sivil ve yeni bir anayasaya ve diğer hukuki düzenlemelere sahip olabiliriz.

Bu ülke hepimize yetecek kadar büyüktür.
Ve bu ülke hepimizi mutlu edecek kadar güzeldir.    


Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış

12 Eylülde ben 10 yaşındaydım. Adalet bana baba mirası. Şimdi bir de Kalkınmayı ekledik. 12 Eylül anayasası bireyi zayıflatmış devleti güçlendirmiş bir belgedir. Kutsal devlet diyen bir anayasadır. AB anayasası ise bireyi koruyan onun halkını koruyan farklılıkları zenginlik olarak gören bir anayasadır. Bizim geçmişimizde insanı yücelt ki devlet yücelsin, ne olursan ol gel, bütün yaratılanları yaratandan dolayı sev anlayışı var. Aslında AB’de bunu istiyor. Asırlarca Almanlar ve diğer Avrupa devletleri birbirlerinin canına kıymışlar. Fakat ardından ekonomik, siyasi birlik derken bugün AB gibi bir yapı ortadadır.

Siyasi partilerin kapatıldığı bir süreçte ortaya çıkan 82 anayasasından zaten başka da bir şey beklenemez. Biz Atatürk’ün küçük yaşlarında karga kovaladığını biliriz. Ama Atatürk’ün daha o genç yıllarında SSCB’nin yıkılacağını bildiğini bize öğretmezler. 

AB’ye üye ülkelerin hiçbiri fakirleşmemiş, parçalanmamış, hak ve özgürlüklerini kaybetmemişler. Bizim de bu reçeteyi uygulamamız gerekir. Bundan dolayı AB üyesi ülke standartları, halkımızın bu standartları yaşama hakkından dolayı isteriz. Bu süreç Menderes’in 1959’daki ilk müracaatıyla başlar. Fakat o günden bu güne hala bir tarih alammış bir ülkeyiz. Bu süreç “bu işin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyenler, çeşitli vesilelerle siyasetin önüne çıkanlarla sekteye uğradı.

Bugün Türkiye kendi siyasi yapıı hem de demokratikleşme yolunda belli bir ilerleme kaydetmiştir. Kürdüm demenin risk olduğu bir ülkede TRT-6 açıldı. Halkımızda bir güven oluştu. Alevilerle Başbakanımızın bir araya gelmesi, onların acılarını paylaşma adına önemli bir adımdı.

Bu ülkedeki insanları demokrasiye karşı korkutanların da var olduğunu biliyoruz. Bu nedenle sadece üyelerine inanan, seçmeci demokrasiye inanalar da var. Bugün hukukun üstünlüğünü dillendirenler var. Buna kimse itiraz etmiyor ama başkasının hukukunu hiçe saydığınızda problem çıkar. Anayasada kooperatiflerin nasıl oluşturulmasıyla ilgili 2 sayfa metin varken, Cumhurbaşkanının nasıl seçileceğiyle ilgili hiçbir bilgi yoksa bu tuzak demektir. Bizim anayasanın değiştirilmesinden kastımız budur. Bunun için oluşturulacak bir komisyona üye vermeyen bir muhalefetle karşı karşıyayız. Türkiye’nin önünü açacak adımları birlikte atalım. Bu anayasa bize yakışmıyor, gelin bize yakışır bir anayasa yapalım. Türkiye’de şeriat gelir mi, darbe olur mu diye korkanların korkularını giderecek bir anayasa yapalım. Ben Türkiye’nin bunu yapabileceğine inanıyorum. Türkiye’de hep iktidarın meşruiyeti tartışılır ama ben muhalefetin de meşruiyetinin tartışılması gerektiği  bir zamanda olduğumuza inanıyorum. Türkiye bugün bir şiir yüzünden başbakanını hapseden bir ülke değil. Komünizm tehlikesi var diye dünya klasiklerini yasaklayan bir ülke değil. Eğer daha fazla demokrasi daha fazla risk demekse bir o riske talibiz.

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcı Bülent Arınç

Abant Platformunu önemsiyorum. Öncelikleri demokrasidir, hukuk ve demokrasi standardının yükselmesidir, Türkiye’dir. Bugün hu kimliğini daha da güçlendirmiş olduğunu gördüm. Övüncümüz olan Emine hanımın katılımı ve Kemal Hocamızın katılımını bir kazanım olarak görüyorum. Bu programların canlı yayınlanmasını da ayrı bir gelişme olarak görüyorum.

Demokratikleşme konusunda bir mücadele içinde halk daha mutlu ve sorunlarının çözülmüş olmasını, taleplerinin alınmış olmasını istiyor. Bu tabi bir hak olarak biliyor. Türkiye’yi geriye döndürmek isteyen sivil iradenin önüne yeni engeller çıkarmak isteyenlere de artık prim vermek istemiyor. Halk meclisine güvenmek istiyor. 1921 anayasası 1924 anayasası “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözüne önem vermiş. 1960 anayasasında ise bu egemenlik hakkı üç erke taksim edilmiş.

Türkiye eskiden beri güç bir süreçten geçiyor. Bugün AB’ye üyelik konusunda atılan adımlara bakıldığında neredeyse 50 yıllık yapılabileceklere bedeldir. Bugün Türkiye bir muhatap ülkedir. Anayasadaki değişiklikleri sadece AB istedi diye değil, halkımıza daha iyi bir yaşam sunacağı düşüncesiyle yaptık. Karpat’ın “halkıma güveniyorum, ABD’den çıktım Türkiye’de nefes aldım” sözleri beni çok etkiledi. Tarihten beridir 163, 141, 301 ve daha başka maddeler zaman zaman Türkiye’de demokrasinin önünü tıkadı. Bazı Avrupa ülkelerinde bu gibi maddelerdeki değişiklikler bir gecede yapılabilirken acaba bizde neden zor oluyor. Bir zamanlar bu maddelerdeki değişiklikler Türkiye’de antidemokratik faaliyetlere sebep olacağı düşünülürdü. Fakat bugün bakıyoruz hiç de öyle bir gelişme yok karşımızda.

Ben tekrar Karpat’ın da dediği gibi dört ana kurumun yardımıyla demokratikleşmenin gerçekleşeceğine inanıyorum. Bunlardan biri ordu, ikincisi yargı, üçüncüsü üniversitelerdir. Sadece ideolojik amaçlı konuşmalar için bir araya gelen rektörlerin yerini bilim ve teknoloji amaçlı yani aslı görevleri gereği toplanan rektörlerin aldığını görünce sevindim. Bu yavaş yavaş değil, hızlı bir değişim. Sanki hararetle siyasete karşı fikirlerini öne sürmeyi kendine amaç edinmiş rektörler gitmiş yerine bilimi savunan yenileri gelmiş gibi. Çok sevindirici. Dördüncü kurum medyadır. İster yazılı ister görsel medyanın olumlu katkısı olacaktır. Bunun yanına başkaca faktörleri de saymak mümkündür. Demokratik ülkelerde hak olan özgürlüklerdir. Bu faktörlerin demokratikleşme sürecine katkı sağlamalıdır. Demokrasinin asli unsurlarından biri siyasi partilerdir. Her siyasi parti ve düşünceleri değerlidir. Az ya da çok halkın temsilcisidir. Her birine saygı duyulmalıdır. O elini uzattı diye elini karşılıksız bırakmak bütün siyasi partilere karşı saygısızlıktır. Ona karşı kaş çatmak ya da yüzünü buruşturmak uygun bir davranış değildir.

Türkiye olumlu bir süreçte ilerliyor. 12 Eylül’den bu yana 30 yıl geçti. Bu 30 yılın içinde muhtıralar, gece yarı bildirileri, iktidarda iken kapatılmak istenen partiler var. Bu süreçte bu gibi antidemokratik çalışmalar bir gecede olamıyor. Türkiye dış itibar bakımından ve ekonomik alanda atılan olumlu adımları olduğu halde bir yerde ele geçirilen bir belgeye kilitlendik. Bu konuyla ilgili bir çok farklı fikirler var. Lahikalar, fişlemeler ve bir belgeyle ortaya çıkan bir imzanın gerçekliğini tartışıyoruz. Bu bize yakışmıyor. Herkesin kendi sorumluluk anlayışı içinde kendi işini yaptığı bir süreç istiyoruz. Siyasi parti derken “bu belgede sadece AK Parti var” diye ilgisiz kalınamaz. Bu halkın iradesine, demokrasiye karşı bir ihanettir. Bu olayla ilgili sevinilecek önemli bir şey de var. Birilerinin bir zamanlar öksürmesinden darbe söylentileri konuşulur, bir kitap fırlatmakla krizler yaşanırdı. Ama bugün süreç devam ediyor ve kimsenin kriz vs gibi şeylerden korktuğu ürktüğü yok. Bunu önemli bir gelişme olarak görüyorum. Bu nedenle kimse Hasan Mutlucan’ın şarkısı var mı diye radyoya koşmuyor.  Ben ülkemin geleceğinden ümitliyim. Bunun için yüzlerce sebep var. Artık Türkiye’de okuyan araştıran ve fikirlerini özgürce ifade eden değerli Valilerimiz var.

 


Admin Abant - 25-08-2009 15:16 - 569 defa okundu

YORUMLAR

YORUM YAZ

* İsim ve e-mail belirtilmeyen yorumlar dikkate alınmayacaktır

TAVSİYE ET
Adınız & Soyadınız: E-posta Adresiniz:
 

Lütfen "Abant Platformu Demokratikleşmeyi tartışıyor " içeriğini tavsiye etmek istediğiniz arkaşlarınızın bilgilerini yazınız.

Arkadaşınızın Adı Arkadaşınızın E-postası
Arkadaşınızın Adı Arkadaşınızın E-postası
Arkadaşınızın Adı Arkadaşınızın E-postası
Haberler & Duyurular


vesayet resimler
Kategorinin Diğer Yazıları

  » 'Abant Platformu duvarlar...
  » 'Ortadoğu'da barışı ...
  » Fethullah Gülen'den Erbil...
  » Abant, Erbil'de 'Bar...
  » Mustafa Akyol: "Kürt sorunu, O...
  » Türkiye'de Kürt dönüşümü ...
  » Ölen her çocuğun acısını hisse...
  » Çatışmadan uzak durup birbirim...
  » Kürt sorununu çözmek için "bul...
  » Necdet Subaşı: "husumet diller...
  » Mete Tunçay: "Kürtlerle aramız...
  » Analiz Çarşamba "Kürt Sorunu"n...
  » Kürt sorunundaki çözümsüzlük i...
  » Ertelenen "Kürt Sorunu" toplan...
  » Gülen, başka milletlere benzer...

< 1 2 3 4 5