Slideshow image
 

Ana Sayfa » Abant Toplantıları » 22. Abant Toplantısı
22. Abant Toplantısı tebliğleri
A | A     Printer
25-06-2010

Adalet Bakanı Sadullah ergin 22. abant toplantısında sunduğu tebliğinde demokrasi üzerindeki vesayetin yeni bir anayasa kaldırılabileceğini vurguladı

 

Sadullah Ergin - Adalet Bakanı

Saygıdeğer katılımcılar, değerli konuklar!

Öncelikle hayırlı sabahlar diliyor, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.


Abant Platformu tarafından düzenlenen “Vesayet ve Demokrasi” konulu sempozyum nedeniyle sizlerle bir arada bulunmaktan son derece mutluyum. Ülkemizin çok değerli akademisyenleri, uygulayıcıları ve yazarları ile hepsinden önemlisi ülkemizin demokrat aydınları ile birlikte olmak benim için ayrı bir onur ve mutluluk vesilesi.


Her zaman olduğu gibi yine ülkemizin önemli bir gündem maddesini enine boyuna değerlendirmek ve tartışmak üzere bu seçkin topluluğu bir araya getiren Abant Platformu yetkililerini gönülden tebrik ediyor, bu tür örnek çalışmalarının devamını diliyorum.


Değerli Konuklar,

Konuşmama başlarken, geçtiğimiz Pazar günü Hakkari’nin Şemdinli İlçesinde yapılan hain saldırı, Salı günü İstanbul Halkalı’da yapılan bombalı saldırı ile muhtelif bölgelerimizde gerçekleştirilen terör eylemleri neticesinde hayatlarını kaybeden aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve Milletimize başsağlığı diliyorum. Yine bu menfur saldırılarda yaralanan gazilerimize acil şifalar diliyorum.


Özellikle son üç aydır terör eylemlerinde bir artış yaşandı. Acaba bu bir tesadüf olabilir mi? Çünkü ne zaman demokrasimizi güçlendirmeye çalışsak, daha çok hak, daha çok özgürlük desek, birlik ve beraberlik adına güzel gelişmeler yaşansa, ne zaman ekonomide iyi şeyler olsa terör birdenbire artıyor.


Ancak bu eylemleri yapan hainler, bu hainlerin arkasındaki karanlık eller şunu çok iyi bilmelidir ki, hain emellerine hiçbir zaman ulaşamayacaklar, kendi karanlıklarında er ya da geç boğulup gidecekler. Hükümet olarak, bütün kirli tezgâhlara rağmen demokrasi mücadelemizden, birlik ve kardeşlik projemizden asla geri adım atmayacağız. Biz bu yolda sadece elimizi değil, başımızı, yüreğimizi, bütün bedenimizi taşın altına koyduk. Terörle mücadele kararlılığımızdan en küçük bir sapma olmayacak. Hainlerle anladıkları dilden ve daha şiddetli bir biçimde, gerekirse yeni yöntemlerle mücadeleye devam edeceğiz. Sayın Başbakanımızın ifade ettiği gibi şiddet sarmalına teslim olmadık, bundan sonra da olmayacağız. Gözyaşlarımızı içimize akıtacağız, bağrımıza taş basacağız ama Millet olarak asla ümitsizliğe, yılgınlığa düşmeyecek, boynumuzu bükmeyeceğiz.


Hepimizin bildiği gibi terör eylemlerinin temel amacı güven duygusunu yok ederek topluma korku salmak, huzur ve barış ortamını baltalamak, birlik ve beraberliği bozmaktır. Terör eylemlerinin bir diğer amacı da örgütlerinin propagandasını yapmaktır. Terörün bu hain amaçlarının farkında olan herkesin bu amaca hizmet edecek söz ve davranışlardan kaçınması gerekir. Sırf muhalefet olsun diye sırf Hükümeti zor duruma düşürmek adına olağanüstü hâl ilan edilsin demek, terördeki artışı demokratik açılıma bağlamak, milli birlik ve beraberlik projesi kapansın demek, bilinçli olamasa bile terörün amacına hizmet etmektir. Örgütün diliyle konuşmaktır.


Terör sadece Hükümetin veya güvenlik güçlerimizin sorunu değildir. Bu ülkede yaşayan herkesin ortak sorunu, milli bir davadır. İktidarıyla, muhalefetiyle, basınıyla, sivil toplum örgütüyle bu mücadeleye omuz vermek hepimizin boynunun borcudur.


Değerli Konuklar,

Vesayet ve demokrasi konusu aslında uzun yıllardır ülkemizin gündeminden hiç düşmeyen bir konu. Son dönemde ise 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerindeki tartışmalarla başlayan ve günümüzde de devam etmekte olan anayasal kriz, vesayetçilik sorununu yeniden gündemin ana maddesi haline getirmiştir.


Demokrasiyi tam manasıyla hayata geçiremediğimiz, hukukun üstünlüğünü sağlayamadığımız sürece, ne terörü ne de diğer sorunları çözebiliriz. Ne de ekonomik kalkınmayı başarabiliriz.


Bu itibarla, bugünkü toplantıda vesayet ve demokrasi konusunun ele alınmasını son derece anlamlı buluyorum. Konunun en yetkin ve seçkin temsilcileri burada vesayet ve demokrasi konusunu enine boyuna konuşacaklar, dolayısıyla ben konunun akademik ve bilimsel boyutunu işin ustalarına havale ederek, vesayet ve demokrasi konusunda Millet olarak yaşadığımız acı tecrübeleri kısaca bir hatırlatmak, günümüzü daha iyi değerlendirebilmek adına sizinle kısa bir tarih yolculuğu yapmak istiyorum.


Kavram olarak baktığımızda, bildiğiniz gibi “vesayet” gerçek kişiler için hukuki ehliyetlerin kullanılması yönünden bir eksiklik ya da hastalığın ifadesidir. Mahkeme kararıyla hacir altına alınan veya diğer tabirle kısıtlanan kişiye bir vasi atanır. Vasi, kısıtlanan kişinin tek başına yapması sakıncalı görülen tasarruflarını onun adına yapar, mallarını yönetir, kısıtlıyı sürekli bakım ve gözetim altında tutar.


Siyasi olarak baktığımızda ise “vesayet” demokrasinin bir eksikliği, ayıbı ya da hastalığının ifadesidir. Egemenliğin kayıtsız şartsız sahibi olması gereken Milletin iradesinin hacir altına alınmasıdır. Tabii burada gerçek kişilerde olduğu gibi bir mahkeme kararı ile hacir altına alınma söz konusu değildir. Bu anlayışa göre milli irade zaten kısıtlıdır, kendilerini vasi olarak görenler de doğal olarak bu yetkiye sahiptirler.


Bu hastalıklı zihniyete göre halk cahildir, iyiyi kötüden ayırt edemez, seçeceği kişiyi bilemez, kendi hayatı ve geleceği hakkında karar veremez. Kısacası kendi kendini yönetemez. Ülkenin yönetimi “Hasolara, Memolara” emanet edilemez. “Göbeğini kaşıyan adamların” ya da “kendini arayan köylülerin” oy verdiği bir parti isterse % 80-90 oranında oy alsın iktidar olamaz. Seçkin vasilerin uygun görmediği, onaylamadığı hiçbir adımı atamaz.


Yine bu hastalıklı zihniyete göre siyasi partilere de güvenilemez. Parlamento tüm kötülüklerin kaynağıdır, siyasi partiler de birer “habis ur…” Dolayısıyla siyasi partiler ve parlamento başıboş bırakılamaz. Siyasi partiler antidemokratik kurallarla kontrol altında tutulur, gerekirse de kolayca kapatılıverir. Bu yüzdendir ki Ülkemiz adeta bir siyasi partiler mezarlığına dönmüştür. Bugüne kadar Anayasa Mahkemesi kararı ile kapatılan siyasi parti sayısı 25’tir. Bunun dünyada başka bir örneği yoktur.


Değerli Konuklar,
 
1946 yılında çok partili hayata geçişle başladığı kabul edilen Türk Demokrasisinin tarihi ne yazık ki hüzünlü bir tarihtir. Acılarla dolu, yaralı, örselenmiş, zedelenmiş ve darbeli bir tarihtir. Hatta “Türk demokrasi Tarihi” yerine “Darbeler arası demokrasi tarihi” ifadesinin kullanılması da son derece haklıdır.


Başlangıçtan beri demokrasimizin en büyük zaafı, yukarıdan aşağıya doğru yani vesayetçi seçkinlerin bir lütf-u şahanesi olarak kurulmuş olmasıdır. Diğer bir deyişle vasilerin izin verdiği ölçüde kısıtlı, ayıplı, eksik bir demokrasi. Yukarıdan kurulduğu için de yine yukarıdan askıya alınan bir demokrasi. Böyle olunca da demokrasimiz bir türlü kurumsallaşamıyor ve tam demokrasi hedefine ulaşılamıyor. 


Ancak demokrasiyi aşağıdan yukarıya doğru inşa ettiğimiz gün, demokrasimizin ayağına vurulmuş olan vesayet prangasından kurtulmuş olacağız. Aslında günümüzde yaşanan çatışmanın temel nedeni de budur. Tam demokrasiyi isteyenler ile hacir altında bir demokrasinin devamı için mücadele eden vesayetçi seçkinler arasında yaşanan bir mücadeleye tanık oluyoruz.


Değerli Konuklar,

Demokrasi tarihimizin acılı sayfalarına tekrar dönecek olursak, ikinci dünya savaşının ardından dünyada yaşanan siyasi gelişmeler, oluşan yeni dengeler ve Sovyet tehdidi karşısında ABD ile yaptığımız ittifakın zorunlu bir sonucu olarak, 1946 yılında halkımıza lütfedilen demokrasinin askıya alınması fazla uzun sürmedi.


Çok partili hayata geçerken iktidar sahibi seçkinler, aslında yeni kurulan Demokrat Partiye muhalefet misyonu biçmişti. Demokrat görünmek için ona tahammül edeceklerdi. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Halk, Demokrat Partiye büyük bir teveccüh göstererek iktidara taşımıştı. Köylü artık inzibat dipçiğinden ve tahsildar baskısından kurtulmuş, devletle barışmıştı. Ezan yasağı kalkmıştı. Ülkede tam bir bahar havası yaşanıyordu. 1954 seçimlerinde ise Demokrat Parti 541 milletvekilinden oluşan mecliste 502 milletvekili çıkarmıştı.


Bu tablo vesayetçi seçkinleri ürkütmüştü. Seçim yoluyla Demokrat Partiyi yenemeyeceklerini anlayınca da darbe planları yapmaya başladılar. İktidarı sabote etmek ve darbenin zeminini oluşturmak için içeriden ve dışarıdan derin mihraklar harekete geçti. Her zaman olduğu gibi provokasyonlar başladı.


Meczup tipli adamları ellerinde balyozlarla Atatürk’ün heykellerine saldırttılar. Buna karşı da kitle gösterileri tertiplendi.


6-7 Eylül olayları da bu provokasyonların bir parçasıdır. Derin güçlerin bir görevlisinin Selanik’te Atatürk’ün evine hafif etkili bir ses bombası atması ve olayın basına “Atamızın evi bombalandı” şeklinde yansımasının ardından tarihimize bir kara leke olarak düşecek olaylar çıktı. Yıllar sonra ise bu olayların “mükemmel bir özel harp operasyonu olduğu” itiraf edilecekti.


Arkasından öğrenci olayları hız kazandı. Şartların oluşturulmasının ardından da Türk Silahlı Kuvvetlerinin içinden çıkan ve çoğunlukla yüzbaşı ve albaylardan oluşan cunta 27 Mayıs darbesini gerçekleştirdi.


27 Mayıs Türkiye’de sistemin değiştirildiği ve askeri vesayetin artık fiili bir durum olmaktan çıkıp yasal hale getirildiği bir darbedir. 27 Mayıs, bütün darbelerin hem anası hem de babası olarak nitelendirilmiştir. Çünkü 27 Mayıs darbesi daha sonra yapılan 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat darbelerinin ve 27 Nisan gibi daha birçok müdahalenin kaynağı olmuştur. Aslında bu harekete darbe demek bile hafif kalmaktadır. Bu yüzden 27 Mayıs hakkında “Vaka’yı Şerriye” - “Demokrasi tarihimizin Kerbelası”  gibi isimlendirmeler yapılmıştır.


Nasıl yapılmasın ki? 27 Mayısla daha hayatının baharında olan demokrasimiz katledildi. Demokrat Parti kapatıldı. Başbakan Adnan Menderes ve iki bakan idam edildi. Hem ordu, hem de yargı yeniden dizayn edildi. Görevde bulunan yaklaşık 250 generalden, başta genelkurmay başkanı olmak üzere 235 general ordudan kovuldu. Demokrasi yanlısı binlerce subay ordudan atıldı. Geriye ise ağırlıklı olarak cuntacılar kaldı. Daha sonra 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan müdahaleleri 27 Mayısın artçı sarsıntıları olarak siyaset tarihimizdeki yerini aldı.


Yargıda da büyük bir tasfiye yaşandı. 66 Yargıtay üyesi ve 28 Danıştay üyesi emekliye sevk edildi. Yine yerel mahkemelerde görev yapan 3.000 civarındaki hâkim ve savcıdan 520’si emekliye sevk edildi. Cuntanın oluşturduğu Yüksek Soruşturma Kurulu ve Yüksek Adalet Divanında görev alanlar ise daha sonra bu hizmetlerinden dolayı ödüllendirilmişlerdir. Başta mahkeme başkanı Salim Başol olmak üzere cuntaya hizmet eden çok sayıda hâkim ve savcı Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyeliklerine atanmış, daha sonra da bu Yüksek Mahkemelerde başkan ve daire başkanlıklarına seçilmişlerdir. Bazıları ise Hâkimler Yüksek Kuruluna, Yüksek Seçim Kurulu üyeliklerine atanarak terfi ettirilmişlerdir.


Cuntacılar, iktidarı devirmekle kalmadı, devleti yeniden kurdu. 1924 Anayasasında yer alan “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” esası yerine “Egemenlik kayıtsız şartsız vesayet kurumlarınındır “ esasına geçildi. Yeni anayasa ile öyle bir sistem kuruldu ki, artık iktidar mutlak çoğunluğu da elde etse eli kolu bağlı olacaktı. Yasama, yürütme ve yargı erkleri vesayet kurumları ile kuşatıldı. İçinde cuntacıların da görev alacağı Senato ve Anayasa Mahkemesi kuruldu. Yasama böylece abluka altına alınırken, yürütme güçlendirilmiş MGK ile kuşatma altına alınmıştı. Yargı ise yeniden kurgulanmış, demokrat hâkim ve savcıların işine son verilmiş, Yargıyı vesayet altına almak için de Hâkimler Yüksek Kurulu kurulmuştu.


Hal böyle iken bu cunta hareketine bazılarının “ak devrim” demesi, kimilerinin bunun bir darbe değil sosyal bir olgu olduğunu savunması, hatta günümüzde bir yüksek yargı mensubunun 27 Mayısı öven ifadeler kullanması ne kadar düşündürücü değil mi?..  Daha da acısı bu Millet, 12 Eylül darbesine kadar 27 Mayısları “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” olarak kutlamak zorunda bırakıldı.


27 Mayısla kurulan vesayet düzeni daha uzun süre sahnede kalmaya devam edecekti. 12 Mart müdahalesi, 12 Eylül darbesi ve 28 Şubat darbesi ile demokrasimiz kesintiye uğramaya devam etti. 27 Mayıs öncesi ve sonrası yaşanan olaylar adeta tekerrür etti.


1961 seçimlerinin ardından oluşan parlamento, üzerinde uzlaştığı bir sivili, Ali Fuat Başgil’i Cumhurbaşkanı seçmek istedi. Ancak vesayetçi seçkinlerin onaylamadığı bu kişi Cumhurbaşkanı seçilemezdi. Bir gün üst düzey subaylar kafasına silah dayayıp zorla adaylıktan vazgeçirdiler. Cuntanın reisi zorla Cumhurbaşkanı oldu.


Cemal Gürsel’in yerine de bu kez hileli yollarla Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı seçtirildi. Arkasından 12 Mart müdahalesi, şapkasını alıp giden bir başbakan… Vesayet rejimini daha da güçlendirecek anayasa değişiklikleri… idamlar… infazlar… Kısacası değişen fazla bir şey yoktu.


Arkasından bir siyasal ve sosyal kaos dönemi olan 1970’li yıllar… Hükümet krizleri, faili meçhuller, katliamlar, toplumsal provokasyonlar, ekonomik krizler, yokluklar, kıtlıklar… Derin güçler yine iş başındaydı. Aynı silah sabah sağcıyı akşam solcuyu vuruyordu. Terör olaylarının en şiddetlileri ve en kanlıları gerçekleştirildi. Kanlı           1 Mayıs olayları, ardından Maraş, Çorum olayları… Siyasi suikastlar…  Bir kez daha oluşturulan şartların ardından gelen 12 Eylül darbesi…


Aylarca, yıllarca süren gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler, idam edilen gençler…

Kenan Evren’in ardından seçilen ve ilk sivil Cumhurbaşkanı olan rahmetli Özal’ın bu makama seçilmesi, yine derin güçleri rahatsız etmişti. 1993 yılı 90’lı yılların en karanlık yılı olmuştur. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın şüpheli ölümü, Eşref Bitlis’in şüpheli bir kazada hayatını kaybetmesi ve Uğur Mumcu’nun katledilmesi aynı yıla rastlar. Yine Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Ahmet Taner Kışlalı, Hiram Abas, Memduh Ünlütürk, Kemal Kayacan, Hulusi Sayın ve diğerleri bu dönemde suikasta uğradılar. Tırmandırılan PKK terörü, faili meçhul cinayetler, suikastlar 90’lı yılları yine bir kaos ortamına sürükledi.


Ve arkasından tahmin edeceğiniz gibi 28 Şubat 1997 müdahalesi… İstifaya zorlanan bir hükümet, Cumhurbaşkanın eşsiz katkılarıyla parçalanan partiler ve demokrasinin bir kez daha askıya alınması…


27 Mayıstan itibaren yaşanan bu süreçte, vesayet rejiminin tüm ortakları yani bir kısım asker ve sivil bürokratlar, vesayet rejiminin özellikle yüksek yargıdaki temsilcileri, cumhurbaşkanları, MGK, HSYK, YÖK gibi kurumlar, bazı siyasi partiler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları vesayet rejiminin devamına zaman zaman önemli katkılarda bulunmuşlardır.


Bu süreçte en başta yargımız ne yazık ki iyi bir sınav verememiştir. Görevi sadece hukuku uygulamak olan bir kısım yargı mensupları, hukukun üstünlüğü yerine vesayet rejiminin üstünlüğünü benimsemiş, Devleti koruma ve kollama görevine soyunmuşlardır.


27 Mayıs sürecinde hiçbir hâkim-savcı darbeye tepki göstermedi. Dahası Yassıada Mahkemelerinde görülen davada emir-komuta altında çok sayıda hukuksuzluğa imza attılar. Başbakan Menderes ve arkadaşlarına “sizi buraya getiren irade böyle istiyor” diyen mahkeme başkanı ve ekibi, hukuk tarihimizin en haksız, en yüz karası kararına imza atarak, bu ülkenin başbakanının ve iki bakanının idamına neden olmuşlardır.


12 Eylül darbesinde Yüksek Hâkimler ve Yüksek Savcılar Kurulu üyeleri Kenan Evren’i ziyaret ederek bağlılıklarını ilettiler. Aralarında 17 yaşındaki Erdal Eren’in de bulunduğu çok sayıda gencin idamına karar verildi.


28 Şubat döneminde de durum farklı değildi. Otobüslerle Genelkurmay’a taşınan hâkim ve savcılarımız, verilen brifingin ardından darbecileri ayakta en uzun süre alkışlayan kişiler olmuştur.


Darbe ve muhtıralar karşısında Pakistan örneğinde olduğu gibi hiçbir hâkim-savcı istifa etmedi. Tepki göstermek bir yana, yüksek yargımızın başkanları, başkanlar kurulu hükümete karşı siyasi açıklamalar yaparak, bildiriler yayınlayarak siyasete müdahale etmişlerdir. Anayasada yerindelik denetimi yapılamayacağı açıkça belirtilmesine rağmen, Anayasanın ve kanunların çok açık hükümlerini hiçe sayıp, yetki gaspında bulunarak yasamaya ve yürütmeye hukuk dışı müdahalelerde bulunmuşlardır.


Değerli Konuklar,


Vesayet ve demokrasinin bu kısa tarihini sizlerle paylaşmamın nedeninin günümüzü daha iyi değerlendirebilmek olduğunu ifade etmiştim.


2002 yılından itibaren görevi devralan Hükümetlerimizin en öncelikli hedefi, Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk’ün de işaret ettiği gibi “tam demokrasi” ve “çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma” dır. Amacımız, kişi başına düşen milli geliriyle, eğitim seviyesiyle, sağlık teşkilatıyla, sosyal güvencesiyle, adalet sistemiyle, kısacası tüm kurum ve kuruluşlarıyla Ülkemizin gelişmiş demokrasiler liginde en üst sıralara yerleşmesidir.


Bu hedefi gerçekleştirmek amacıyla, Avrupa Birliği adaylık sürecinin de hızlandırıcı etkisiyle son 8 yılda insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü konularında reform sayılabilecek birçok değişiklik yapıldı. Anayasamızda, temel kanunlarda ve pek çok kanunda yapılan değişikliklerle demokratikleşme yönünde önemli adımlar atıldı.


Biz tam demokrasi, daha çok hak, daha çok özgürlük, normalleşme derken, birileri ise olağanüstü hal çağrısı yapıyor. Dün Danıştay saldırısının ardından “Katil Hükümet” diye slogan atanlar, bugün de artan terör olaylarından Hükümetimizi sorumlu tutuyorlar. Adı “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” olan bir projeyi terörün sebebi olarak gösteriyorlar. Allah aşkına, demokratik açılım, hak ve özgürlüklerin arttırılması, normalleşme terörün sebebi olabilir mi? Tüm bunlar terörün sebebi değil olsa olsa terörün hedefi olabilir.


Değerli Konuklar,

Son olarak da, gündemimizde bulunan Anayasa değişikliği ile tam demokrasi hedefini gerçekleştirmeye yönelik olarak önemli bir adım daha atmak istiyoruz. Yargı reformunun yanı sıra yapılan değişikliklerle Anayasa’ya bazı yeni haklar eklemek, mevcut hakların anayasal güvencelerini güçlendirmek, bazı hakların ise alanını genişletmek suretiyle temel hak ve özgürlükleri daha ileriye götürmeye çalışıyoruz.


Anayasa değişikliğinin en önemli amacı ise biraz önce tarihi sürecini özetlediğim vesayet rejimini sona erdirmek, demokrasimize vurulan zincirleri kırmak, cunta zihniyetini tarihin karanlık sayfalarına gömmek ve tam demokrasiyi tesis etmektir.


Yüksek Askeri Şuranın, Silahlı Kuvvetlerden ilişik kesme ile ilgili kararlarına karşı yargı yolunun açılması, hukuk devletinin güçlendirilmesi adına önemli bir adımdır.


Anayasa’da yapılan diğer bir değişiklikle, yargı yetkisinin, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamayacağı açıkça vurgulanmakta, böylece hukuk devleti olmanın gereği olan kuvvetler ayrılığı ilkesi güçlendirilmekte ve yargının yetkisini aşarak yürütmenin yerine geçmesi önlenmeye çalışılmaktadır.


Diğer bir değişiklikle, askerî yargının görev alanı yeniden düzenlenmektedir. Askerî mahkemelerin görev alanı, çağdaş ülkelerde olduğu gibi daraltılmakta ve asker kişilerin, sadece askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri askerî suçlara ait davalarla sınırlı tutulmaktadır. Asker olmayan kişilerin, savaş hali haricinde, askerî mahkemelerde yargılanamayacağı anayasal teminat altına alınmaktadır.


Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı getirilerek vatandaşlarımızın hak arama yolları genişletilmektedir. Anayasa Mahkemesine, devleti koruma ve kollama görevi değil, özgürlükleri koruma ve geliştirme misyonu yüklenmektedir. Yine Anayasa Mahkemesine parlamentodan da üye seçilmesi suretiyle demokratik meşruiyeti daha da güçlendirilmek istenmektedir.


Anayasanın Geçici 15. maddesi yürürlükten kaldırılarak, 12 Eylül darbesini ve cuntacıları koruyan hüküm Anayasa’dan çıkarılmaktadır.


Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yeniden yapılandırılması suretiyle yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını daha da güçlendirmeyi hedefliyoruz.


HSYK ile ilgili yapılan değişikliklerin yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını daha geriye götürdüğü iddia ediliyor. Yapılan değişikliklere kısaca bir bakalım, acaba yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı daha geriye mi götürülüyor, yoksa daha ileriye mi?


HSYK’nın üye sayısı 7’den 22’ye çıkarılmaktadır. Bu bile tek başına, Kurul’un daha objektif hale gelmesi demektir.


Mevcut yapıda Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen sekretarya görevi bağımsız Kurul’a devredilmektedir. Kurulun ayrı bütçesi, müstakil binası olacaktır.


Halen Adalet Bakanlığına ait olan hâkim ve savcıların denetlenmesi yetkisi tamamen Kurula devredilmektedir. Yine hâkim ve savcılar hakkında inceleme ve soruşturma izni, Kurulun ilgili dairesinin teklifi üzerine, Kurul Başkanının oluruyla verilecektir. Bakan tek yanlı olarak bir soruşturma başlatamayacaktır.


Kurul kararlarına karşı etkili itiraz yolu getirilmekte, meslekten çıkarma cezalarına karşı yargı yolu açılmaktadır.


HSYK’nın verdiği kararların hemen hemen tamamı ilk derece mahkemelerinde görev yapan hâkim ve savcılarla ilgili olduğu halde, mevcut yapıda haklarında karar verilenlerin temsilcileri Kurul’da yer almamaktadır. Yapılan değişiklikle ilk derece mahkemelerinde görev yapan hâkim ve savcıların da Kurul’da temsil edilmesi sağlanmaktadır.


Yine, şimdiki yapıda Kurul’un Bakan ve Müsteşar dışındaki 5 üyesi de Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Yeni yapıda ise Kurul’un 22 üyesinden 16 üyesi ilk derece mahkemesi hâkim-savcıları, Yargıtay, Danıştay ve Türkiye Adalet Akademisi tarafından doğrudan seçilecektir. Bu ve biraz önce belirttiğim hususlar, yeni yapının çok daha demokratik yöntemlerle oluşturulacağı, dolayısıyla da Kurul’un demokratik meşruiyet kazanacağı anlamına gelmektedir.


Görüldüğü gibi Anayasa’da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili yapılan değişikliler mevcut yapıyla ilgili eleştirilerin çok büyük bir kısmını karşılayan, gelişmiş batı demokrasilerindeki Kurulların yapısıyla paralellik gösteren, daha demokratik bir sistemdir. Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını geriye götüren değil çok daha ileriye götüren düzenlemelerdir.


Saygıdeğer katılımcılar, değerli konuklar,

Sözlerime son verirken bu toplantının, halkımızın demokrasi bilincinin yükselmesine ve tam demokrasi çabalarına olumlu katkı sağlayacağına gönülden inanıyor, değerli görüşlerini paylaşacak ve sunum yapacak tüm katılımcılara başarılar diliyor ve hepinizi tekrar saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

--------------------------------------------

 


Admin Abant - 25-06-2010 22:46 - 481 defa okundu

YORUMLAR

YORUM YAZ

* İsim ve e-mail belirtilmeyen yorumlar dikkate alınmayacaktır

TAVSİYE ET
Adınız & Soyadınız: E-posta Adresiniz:
 

Lütfen "22. Abant Toplantısı tebliğleri" içeriğini tavsiye etmek istediğiniz arkaşlarınızın bilgilerini yazınız.

Arkadaşınızın Adı Arkadaşınızın E-postası
Arkadaşınızın Adı Arkadaşınızın E-postası
Arkadaşınızın Adı Arkadaşınızın E-postası
22. Abant Toplantısı


vesayet resimler
Kategorinin Diğer Yazıları

  » VİDEO - 22. abant platformu vi...
  » Vesayet ve Demokrasi toplantıs...
  » 22. Abant Platformunda Vesayet...
  » SONUÇ DEĞERLENDİRME METNİ - Ve...
  » V. Oturum tamamlandı....
  » VI. oturumda Vesayetçiliğin Ta...
  » III. Oturumda Vesayet ve Dış G...
  » II. Oturumda Vesayet ve Yargı ...
  » Serap Yazıcı: Seçkinler Anayas...
  » I. Oturumda Vesayet ve Sistem ...
  » Bakan Ergin: OHAL, PKKya hi...
  » Vesayet ve Demokrasi toplantıs...
  » Vesayet ve Demokrasi toplantıs...